Kaleköy’e Yürümek
26. GÜN
Meis’in ışıkları aydınlatır gecesini…
Akdeniz’in meltemi dokundukça Limanağzı’na,
Büyükçakıl’a…
Dağa yaslanmış gün batımında huzur dolar insanın içi…
Tanıdık ses, tanıdık nefeslerle katlanır kaldırımlarının neşesi, mutluluğu…
Binlerce yıllık antik kentlerinin gizemi, yasemin kokulu taş sokakları, dost meclisi sofralarıyla…
Hep Yeni Kal Kaş…
Kaş’a hayran bir şairin dizeleri bunlar. Kaş gerçekten sevimli ve güzel bir yer.
Akşam çok beğenmiştik ama sabah manzaramız da en az gece kadar güzel. Bütün Kaş ve fener ayaklarımızın altında. Kahvaltımızı da burada edecektik ama ekmek almayı unutmuşuz 🙁
Biz de biraz manzaranın ve sabahın keyfini çıkartıp düştük yollara.
Yolda bu müthiş manzarayı ve Üçağız tabelasını görünce hemen kırdık direksiyonu o tarafa.
Bir bakkaldan ekmeğimizi alıp, zaten hep buzdolabımızda olan ve bittikçe yenilediğimiz malzemelerimizle deniz ve kaleköy manzaralı kahvaltımızı yaptık.Eğer deniz kıyısında ve balıkçı tekneleri civarındaysanız ve elinizde yiyecek birşeyler varsa bu minik misafirler kaçınılmaz oluyor. O kadar çoklardı ki neredeyse ekmeklerimizin yarısını yedikleri yetmiyor gibi peynirimizi de paylaştılar bizimle.
En sonunda iki peynir kutusunu koyduk önlerine dibini sıyırdılar 🙂
Kaleköy karşımızdaydı, geçişler tekne ile oluyormuş, biz de geçelim dedik. Ne de olsa biz oradayken insanların çocuklarını bile okula tekne ile getirdiklerini görmüştük. Kaç lira olabilirdi ki ? Sonuçta 500 mt kadar bir yer karşısı. 130 tl istediler !!! Kesinlikle geçmeyiz deyince önce 100 sonra 70 e indiler ama gerçekten çok geldi bize. Abartılı bir rakam 500 mt yol için.
Arabayla gidelim dedik ama yol içine kadar gitmiyormuş. Tamam biz de olduğu kadar gideriz.
Her yolun farklı bir güzelliği ve deneyimi oluyor. Tekneyle gitsek, tersaneyi, büyük tekneleri denizden kış için karaya nasıl çektiklerini ve bu batık tekneyi göremezdik ki.
Hatta kocaman neredeyse bir mt lik bir akyayı yeni tutmuş temizlemeye çalışan balıkçıyı da.
Ya da yol üzerindeki onlarca kaya mezarını ve kaleye çıkan tarihi yolu da.


Kalenin en yukarısına kadar çıktık. Burası Likyanın üçlü birlikler halinde tek oy hakkına sahip şehirlerinden eski adıyla Simena. MÖ 4. yy dan günümüze kadar kesintisiz yerleşim görmüş. Kale yanında bir Roma hamamı kalıntısı ve önce tapınak, sonra kilise en son da cami olarak işlev görmüş bir binanın kalıntıları var. Ayrıca sarnıçlar ve yerleşim yeri kalıntıları da mevcut.
Yukarıdan bakıldığında, deniz içerisindeki lahit ve çeşitli yapıların kalıntıları durgun havalarda görülebiliyormuş.Burası sit alanı olduğu için yeni inşaatlara izin yok aslında ama eskileri biraz gönlüne göre değiştirip yapan da durumuna göre yok değil yani.
Mesela yandaki resimde görülen kaya mezarlarının üstünde görülen, kendine ait bir helikopter pisti bile bulunan, Rahmi Koç’un evi. Ama onun burada evinin olmasının çevreye büyük faydası var, Koç ve Opet sponsorluğunda tertemiz tuvaletler yapılmış kalenin yanına. Üçağız’da da satış standları ve çevre düzenlemeleri yapılmış.
Eh bunun karşılığında da bu kaya mezaların üzerindeki muhteşem evi istediği gibi restorasyona izin vermişler. (Tabi ki bunlar benim yorumlarım, işin gerçek yüzü nedir bilemem).
Yukarıdan suyun altında kalanları göremesek de, aşağıya inince, deniz içinde yarısı suya gömülü, lahit ve diğer kalıntı parçaları görünüyordu. Yanlarına gidememek tamamen bu mevsimde gezmekle alakalı bir durumdu.
Sadece bir ay önce yola çıksaydık suyun içinden yürüyerek dokunabilirdik bile hepsine. Ama hem her yeri en sakin haliyle yaşayıp, hem de dibine kadar yaşamak olmuyormuş. Hava şartları nedeniyle içimizde kalanları not alıp daha sıcak zamana nokta atışıyla gezmeli 🙂

Kaleye doğru köy tarafından çıkmak, kesinlikle indiğimiz taraftan çıkmaktan en az iki kat daha zorlu. Basamaklar çok yüksek ve eşit boyda değiller. Her adımda zorlu bir tırmanış yaşıyorsunuz. Nefesim kesilip “artık çıkamam bırak beni sen kendini kurtar” derken Halûk’a begonvilli evi gördük 🙂
Yukarıdan görüp hayran olduğum bu ev, kafeymiş ve ama bu mevsimde kapalıymış. Gerçekten yürüyemeyecek kadar zorladığı için nefesim beni, kendimi balkonuna attım. Ev sahibesi yalvaran bakışlarımı görünce oturtup su ikram etti bize.
Teknelerin neden o kadar pahalı olduğunu ona sorduk. Üçağız teknelerinin turizm bakanlığından izinleri varmış ve sadece onlar turist taşıyabiliyorlarmış. O nedenle de fiyatlarını düşürmüyorlarmış. Kaleköyde ki tekneler sadece kendi kullanımları içinmiş, turist taşımaları yasakmış.

Kaleköy’den çıkıp yola devam ederken, aşağıda güzel bir koy gördük. Gidelim orada bir çay içelim derken yolda gene bir müze yazısı gördük. Müze mi dedi biri? Hemen görmek lazım, kahve molasını sonra versek de olur. Ama nasıl hiç bir yerde adı geçmez ve yaşam alanlarından bu kadar uzakta olur bir müze??
Bir antik kent içine kurulmuş, gördüğüm en güzel müze !!! Andriake Antik Kenti yollarla düzenlenmiş, en sondaki ambarlara da müze yapılmış. Travertenlerle süslenmiş yollar çok güzel olmuş, antik kentin restorasyonları henüz bitmemiş, çoğu yeri göremedik ama müze bitmiş ve daha yeni açılmış. Tabelaların olmama sebebi buymuş. Bu kadar uzak olma sebebi de tabi ki antik kentin içinde olması.
Bir zamanlar küçük bir koyun iki tarafına yayılmış Myra antik kentinin bir bölümüymüş burası. Sonra Kokarçay taşıdığı alüvyonları koya yığmış ve bir bataklık olmuş burası. İmparator Hadrian döneminde en parlak dönemini yaşamış, gümrük, ambarlar ve limanıyla önemli bir bölgeymiş burası.

Bu antik kentin benim için en değişik ve önemli kısmı Mureks işlikleriydi. Deniz kabuklularından elde edilen ve bütün antik çağ boyunca statü sembolü olan mor renk boyalar burada üretiliyormuş.
Bu işlikler, altında kocaman bir sarnıcın olduğu, geniş bir meydanın çevresine sıralanmış dükkanların içerisinde.
Dükkanların içleri, önleri, meydan ve çevredeki heryer bu deniz kabuklularıyla dolu halâ. Hatta bir ilk olarak bu kentteki binaların harçlarında da bu kabukların tozları kullanılmış sağlamlaştırma için. O kadar güzel ve çoklar ki. Bir de bunların 1300 ile 2100 arası yaşlarda olduğu düşünülünce üstlerine basmaya kıyamıyorsunuz. Ne yalan söyleyeyim nasılsa ayaklar altında toz oluyorlar diye birkaç tane almadan edemedim.
Alttaki bu sarnıç çevredeki yamaçlarda biriken suların toplandığı 7 mt derinlikte, alt tarafı düz kayaya oyulup, kenarları taşlarla yükseltilmiş bir alan. Yukarıya yapılmış iki kuyu ağzı da aşağıdaki suyu çekmek için kullanılıyormuş.
Sarnıçtan hemen sonra tahıl ambarlarının ve gümrük binasının olduğu bölüm var. Burası oldukça sağlam kalmış ve restorasyonla muhteşem bir müzeye dönüştürülmüş. “Likya Uygarlıkları Müzesi.”
Her Likya şehri hakkında , her çağ hakkında ve ayrıca yaşam tarzları , ve diğer konularda bilgiyi anlaşılır tarzda bulabileceğiniz, örneklerle inceleyebileceğiniz bir yer.

Söylemeyi unuttum, bir de müze gezisi öncesi kısa bir film izlettiriyorlar uygarlıklar hakkında. İşte burada tek kötü olan şey o sanırım. İnsanlar sıkılmasın diye hem herşeyi anlatmaya çalışıp hem de süreyi kısa tutmaya çalıştıklarından. Resimlere mi bakalım, yazılarımı okuyalım derken hiç birşey anlamadık.

Müze zaten hesapta olmadan hayatımıza girmişti 🙂 Biz Noel baba müzesine gidiyorduk aslına. Kapanmıştır herhalde yarın gideriz artık dedik ama bize sürpriz yaptı. Kilise açıkmış.
Noel baba ya da gerçek adıyla Aziz Nikolaos adına yaptırılmış bir kilise burası. Patara’da doğmuş ve Myra (Demre) piskoposu olana kadar orada yaşamış. Çocukların, denizcilerin ve fakirlerin koruyucusu olmuş. Çok çeşitli mucizeler gösterdiğine inanılan aziz ölümünden sonra Rusya Ve Yunanistan’ın patron azizi olmuş.
Mezarı da kilise içinde olan azizin ölüm günü olan 6 aralık Rus ziyaretçiler tarafından bir bayram olarak kutlanıyor ve yılın her günü ziyaretçileri olmasına rağmen özellikle o gün Rus ziyaretçiler akın ediyorlarmış.
Her nasıl olduysa Demre’nin sıcak ikliminde belki de hiç kar görmeden yaşamış bu aziz bir şekilde Finlandiyalı olmuş ve çocukların sevgili Noelbabası haline gelmiş.
Hava kararınca artık kiliseden ayrıldık ve Demre sahilini keşfe çıktık.
Belediye süper çalışmış. Demre’nin içinden öylesine geçerseniz hiç bir şey göremezsiniz ama sahile doğru şöyle bir kıvrılırsanız gayet güzel yeşillendirilmiş , duşları, tuvaletleri, mescit ve piknik alanlarıyla tertemiz düzenlenmiş sahil şeridini görürebilirsiniz.
Bizim de arayıp da bulamadığımız şey. Piknik masasına düzeneğimizi kurup etlerimizi pişirdik, salatamızı yapıp gene misafirlerimize ve kendimize ziyafet çektik. Bulaşıklarımızı çeşmeden akan suyla yıkadık. Çayımızı yudumlarken denizin ve yıldızların keyfini çıkardık.
Sonra sabaha kadar yemeğimizi paylaştığımız için bizi bekleyen koruyucularımızla uyuduk 🙂
