Patara’dan Kaş’a
25. GÜN

Sonsuza uzanan Patara kumsalı
Dünya güzeli kumsal Patara ! Sabah kahvaltısını bu muhteşem sahil kenarında yaptık. Sonra da uzun bir yürüyüş. Ama sonuna varamadık. Tadına da doyamadık.
Bu uzun kumsal da İztuzu gibi Caretta Carettaların yumurtlama alanı. Bu nedenle hava karardıktan sonra kumsalda bulunmak yasak. Yumurtlama zamanlarında sadece gönüllülere izin veriliyormuş ki yumurtladıkları yerleri ertesi gün gelecek turistler zarar vermeden kafesler içine alabilsinler. Yavrular çıkacağı zaman da kafesleri kaldırıp zarar gelmeden denize ulaşabilmelerini sağlıyorlarmış. Şanslıysanız gündüz yüzerken bir tanesine rastlama imkanınız olabiliyomuş.
Türk filmlerinin bazılarında çöl sahneleri bu kumsalda çekilmiş. O kadar yani. Ben bu kumsalı anlata anlata bitiremem, iyisi mi siz gidin görün.
Patara Antik Kenti denizin karaya kadar 2 km. kadar girdiği halicin iki yakasında kurulmuş, Likya’nın başkentiymiş. O haliç artık yok elbette. Deniz zaman içerisinde doldurmuş, arkada küçük bir göl bırakmış sadece.

Mettius Modestus Takı
Patara’ya girince ilk önce sol tarafta seramik fırınları karşılıyor bizi. Beş adet aynı formda ama pişirilecek seramiklerin büyüklüğüne göre farklı boylarda fırınlar bunlar.
Sonra sağ tarafta Kaynak Kilisesi ve mezarlık kalıntıları var. Arkasında Patara’nın simgesi olan bu muhteşem Mettius Modestus Takı bulunuyor. Bu tak kara tarafında kente girişi simgeliyormuş ve üzerinde “Likya ulusunun başkenti Patara” yazısı bulunmaktaymış.
Bu takın 50 mt kadar ilerisinde denize doğru sekizgen havuz var. Havuza su taşıyan künkleri, su sızdırmazlık parapetleri ile MS sonra 1. yy da yapılmış olduğunu düşününce hayretler içerisinde kalınıyor.
Daha sonra yolunuzun üstünde göreceğiniz bazilika kalıntılarını da geçince sağ tarafta biraz ileride iki büyük bina görünüyor. Biri yıkıntı halinde hala kazıları tamamlanamamış tiyatro binası, diğeri ise sanki daha dün yapılmış gibi pırıl pırıl “bouleuterion” yani meclis binası.
Bu binanın ilk temelleri MÖ.167 yılında Patara başkentliğinde kurulan Likya birliğinin toplantı yeri olarak temelleri atılmış. Daha sonra evreler halinde sahne binası, dış revaklar ilave edilmiş, yenilemeler yapılmış.

Meclis Binası
Montesqueu 1746 yılında yayınlanan “Yasaların Ruhu” adlı eserinde Likya’yı mükemmel bir cumhuriyet örneği olarak vermiş.
Bu birlikteki şehirlerin aynı soydan geliyor olmaları, ortak bir tarih ve kültüre sahip olmaları Roma egemenliği sürecinde de yaşamaya devam etmelerini sağlamış.
Antik dünyanın en önemli yazarlarından Amasyalı Strabon bu birlik için “Likyalılar öyle uygar ve nezih bir biçimde yaşamlarını sürdürüler ki, şimdiye kadar hiç utanç verici kazanç istekleri olmadı ve atadan kalma Likya birliği nüfuz alanı içinde yaşadılar” demiştir.
Likya, Amerika Birleşik Devletleri anayasası başta olmak üzere, çağdaş uygarlık düzeyindeki yönetim biçimlerine örnek olacak bir düzeni ikibinden daha fazla bir süre önce kurmayı ve yaşatmayı başarmıştır.
Bu “en mükemmel cumhuriyet modeli”nin ikibin kusur yıl önce Anadolu’da kurulmuş olmasından dolayı TBMM aldığı kararla buranın restorasyonu üstlenmiş bugünkü halini almasını sağlamış.
Girişte sol tarafta bulunan kapalı bölümde bütün restorasyon hikayesi, aşama aşama, hem yazı hem resimlerle anlatılmış. Biz de bu işlemlerin ne kadar zaman alıcı ve masraflı olduğunu ve aynı şekilde özen, itina ve dikkat istediğini öğrendik.
Önce bu kadar yeni göründüğü için orjinalliğini yitirdiğini düşündüğümüz bu bina için aslında ne kadar emek harcandığını ve aslının hiç bozulmamaya çalışıldığını gördük.
Sonra sahile gidip bir zamanlar bu birbirlerine saygılı, haksız kazanç peşinde koşmayan uygar insanların dolaştığı kumlara aynı haklara sahip olma umuduyla biz de ayak izlerimizi bıraktık.
Yolumuzun üzerinde Kalkan vardı. Biraz dolaştık. Bir antik kentin üzerine kurulmuş bu ilçe inanılmaz. Sahil neredeyse yok denilebilir. Tamamen kayalıkların üzerinde evler ve herşey. Bu nedenle bütün yazlık evlerin havuzları var. Herşey üstüste, dipdibe.
Bu mevsimde bile sıkıntı bastı bize, fotoğraf çekmeyi bile unuttuk, yazın ne durumdadır kim bilir dedik ve hemen oradan Kaş’a doğru kaçtık. Yol üstünde de nerede bir avuç kum varsa orası sahil olarak değerlendirilmiş ve tesisler yerleştirilmiş.

Kaputaş
Kayalıkların derin bir yarıkla denizle buluştuğu yerde kumların yığılmasıyla oluşmuş Kaputaş sahili mesela bunlara güzel bir örnek.
Arabanızı cadde kenarına bırakıp metrelerce aşağıya denize girmeye iniliyor. Bütün akdeniz kilometrelerce sahil ve muhteşem denizle doluyken bu eziyet neden çözemedik.
Kaş , Kalkan’a göre daha ferah ve zaten daha da büyük. Eski evlerle dolu sokakları, kafeleri ve gene tarihin içinde yaşayan insanları. Burası da başka bir antik kent üstüne kurulduğundan hiç aklınıza gelmeyen yerlerde tarihi eserlerle karşılaşabiliyorsunuz.
Mesela bu sarnıç bizim sahilde yaptığımız akşam pikniğinden sonra çay molası verdiğimiz bir restaurantın altında kalmış. Işıklandırmış ve isteyenlere gezdiriyorlar ama ancak içeri gidip tuvaleti kullanmak isterseniz görüyorsunuz. Çünkü arka tarafta dar bir merdivenle aşağı inerek ulaşılabiliyor.
Yekpare bir taş bloğu oyularak yapılan bu sarnıç ilk önce su depolamak için yapılsa da zaman içinde zeytinyağı, şarap, sebze ve meşe palamutu depolamada da kullanılmış.
Tarihin içinde çaylarımızı içip dinlendikten sonra arabamızı biraz üst tarafta bir kenara çekip Kaş manzarasında uykuya daldık.
