Alanya – Dim ve Damlataş
47. Gün
Bizimki gibi arabada yatarken, benzin istasyonlarında kalmanın avantajları kadar dezavantajları da var. Ama tabi ki bunlar da kaldığınız yere göre değişiyor. Öncelikle tuvaletleri bakımlı ve temiz bir istasyon, sık kullananlar için avantajlı. Ama küçük ve işlek bir yerdeyse mecburen sabaha kadar sürekli araç sesi duyarsınız. Hele bir de yıkama varsa yakınınızda gece saat 3.00 de bile yıkama motorunun sesiyle fırlayabilirsiniz uykunuzdan. Sabah gün aydınlanıp vardiya değiştiğinde gece muhabbet edip izin aldıklarınız ortada olmadığından, siz uykulu gözlerle yüzünüzü yıkamaya giderken tuhaf bakışlara maruz kalabilirsiniz.
Biz Karadeniz’de yüzümüzü yıkayıp gitmek için hazırlanırken “hoop hemşerum, çay içmeden nereye ?” diyenini de gördük, Adıyaman’da yoldan geliyoruz çok uykumuz var dediğimizde burada uyuyamazsınız diyenini de. Ama gene Adıyaman’da başka bir istasyonda kahvaltıya çağıranını da.
Alanya’da şehir merkezine çok yakın bir yerde kaldığımızdan, bütün gece araba ve yıkama sesi durmadı. Ama bulabildiğimiz en iyi yer orasıydı. Sabah da erkenden kalktık mecburen, hava da artık iyice serinlemiş. Biz gene bir çorbacı bulalım da içimiz ısınsın dedik. Yol üstünde açık bir yer gördük. Biraz derme çatma, duvarları Alanya’ya uygun açılır kapanır. İçeride soba yakmışlar ama kapılardan rüzgar bir üflüyor ki sormayın. Neyse ki çorba güzel ve sıcacıktı.
Bugün aklımızda Dim Çayı’na gitme fikri var. Ama HES’ler ortamı mahfetmişler. Yollar bozuk, çayın suyu yok denecek kadar az. Epeyce gidip sonra vazgeçtik geri dönüp Dim mağarasına gitmeye karar verdik. Burası deniz seviyesinden 232 mt yükseklikte, oluşumunun yaklaşık 1.000.000 yıl öncesine dayandığı düşünülen, yağmur sularının kayaların yarık ve çatlaklarından sızarken, kireç taşı oluşumları eritmesi sonucu oluşmuş bir mağara. Sızan sular yukardan akarken sarkıtları, damladıkları yerde üstüste birikim yaparak dikitleri oluşturuyorlar. Bu tip oluşumlara da damlataş deniliyor. Mağaranın genişlemesi durmuş ama damlataş oluşumları hala devam ediyormuş.
Dim mağarası yıllardır yöre halkı tarafından bilinmekte ve çeşitli amaçlarla kullanılmaktaymış, ancak mağara bilimcilerinin araştırması 1986 yılında olmuş ve Türkiye’de bir ilk olarak mağara özel işletmeye kiraya verilmiş.
Tabi ki bunun sonucu olarak, arabadan başka yolla gidilmesi mümkün olmayan bu mağaranın, otoparkı dahil adım attığınız her yerinde para istemeye başlamışlar gelenlerden.
Aslında ortalama bir işletme, sanırım yazın daha da güzeldir her yer açıkken. Ama gelen insanlara ‘yolunacak kaz’ muamelesi yapılmasa daha da güzel olabilir.
Söylendiğine göre açık havalarda, karşı dağda ilk çağlara ait kayaaltı kovukları da görünebiliyormuş dürbünle bakıldığında.
Hazır mağara olayına el atmışken bir de gidip Damlataş mağarasını görelim dedik. Ama gittiğimizde gördük ki ününün 1/10 kadar bile olmayan ‘miniminnacık’ bir mağaraymış Damlataş. Tek olayı denizin kıyısında ve neredeyse şehrin merkezinde olması, ve ziyaret edilebilirliğinin yüksek olması.
Damlataş Mağarası 1948 yılında liman inşaatına taş almak için ocak açılması sırasında bulunmuş. Yaz kış aynı sıcaklık ve nem oranında olan ve bol miktarda asit korbonik bulunduran havasıyla astım hastaları tarafından da çok ziyaret ediliyormuş.
Zaten büyükçe bir salonu andıran mağara boşluğuna, çepeçevre banklar konulmuş rahatça otursun gelen hastalar diye. Zira Astım hastalarına iyi geliyormuş havası. O kadar kalabalık ki nasıl oluyor da oluyor çok aklımız almadı…
Buranın oluşumunun da MÖ.15.000 ile 10.000 arasında olduğu tahmin edilmekteymiş.
Biz gezerken bir anda cıvıl cıvıl çocuk ve gençlerin sesleriyle doldu içerisi. Nazilli’den bir otobüs öğrenci Alanya’yı gezmeye gelmiş. Onlar gelince biz çıkalım artık dedik.
Damlataş mağarasının önü çok güzel, incecik kumlu bir plaj. Biraz iyot kokusu alıp, kumlarda gezinirken, gençler de bizim peşimizden sahile yayıldılar fotoğraf çekmek için. Eee biz durur muyuz, biz de çektik birkaç kare.
Arabamıza giderken bir turizm danışma ofisi gördük, kapısı açık ama içinde kimse olmayan. İlgimizi çeken ve daha henüz gezmediğimiz yerlerin broşürlerinden birer tane alıp, hemen yakındaki müzeyi de görmeden gidersek alınır diye, oraya geçtik. Tarihi zenginliği bol il ve ilçelerin müzelerinde de görülecek çok şey oluyor doğal olarak.
Ama bu sefer fazla fotoğraf eklemeyeceğim müzeden. Çünkü her gördüğümü çekmişim karar veremedim, üç fotoğraf yetsin dedim. Biz müzeleri biraz fazla detaylı gezdiğimizden çok yoruluyoruz. Sabahtan beri de hep ayaktayız, artık biraz mola vermek lazım.
Bu nedenle Alanya’nın meşhur seyir tepesine çıktık birer kahve içip, birşeyler atıştırıp bir de yukarıdan bakmak için Alanya’ya. Manzara çok güzel olunca biraz fazla takılmışız, yarımadanın ışıkları yanmaya başladı birer birer.
Artık inme vaktidir şehre dedik. Bu arada aklımıza elektrikli battaniye fikri geldi. Acaba bizim aküler onu çalıştırır mı bir baksak deyip şehirde bir markete girdik. Halûk baktı 40W ve 80W olacak şekilde iki modu olduğunu görüp, çalıştırır deyince aldık bir tane. Sonra da ev yemekleri yapan bir lokanta bulduk kendimize, bu kadar sağlıksız beslenme yeter deyip.
Sonra da biraz sahilde gezinti, Starbucks’da kahve yanında kapanana kadar internet ve başka sakin bir benzinlikte uyku. Hem de elektrikli battaniyemizi deneyerek. Bakalım aküler ne kadar dayanacak. Bugün de bitti işte…
