Anamurium
52. Gün
Sabah erkenden kalkıp, yağmurun dinip, güneşin açtığını görünce yağmur tekrar başlamadan gidip gezelim diye hemen toparlandık ve çıktık. Üstelik de kaldığımız orduevleri arasında en kötü, en soğuk ve en ilgisiz yere, en fazla ödemeyi yaparak. Bugün gene kalmak zorunda kalırsak arabamız buranın yanında beş yıldızlı otel gibi. Bir artısı, soğuk sulu duşu. Çünkü benzin istasyonlarında da durduğumuzda gece tuvaleti aynı şekilde üşüyerek kullanıyoruz, o konuda bir ekstrası sadece verdiğimiz para oldu! Üstelik fiyatlandırma politikasını da ters uyguluyorlar. Burası dışındaki her askeri sosyal tesis, konaklayanların görevli olanlarından daha yüksek ücret alır, ki zaten belgeli olduğundan görevlendiren birlik bunu görevlendirdiğine öder. Burada bu tam tersi uygulanıyor. Çok geçmez denetimde ortaya çıkar ancak olan bize oldu işte. Soğultan hastalanmasak helâl hoş olsun da. Bir de hastalanınca insan kızıyor doğal olarak.
Önce yolumuzun üstündeki Anamur merkez’e uğrayıp, orada bir kahvaltı edip hemen Anamurium’a koştuk.
Kesinlikle beklediğimize değdi. Denizin yüzlerce yılda eskitemediği kentin, çoğu binası hala ayakta. Ama en sağlam olanlar mezar binaları. Yaklaşık 350 adet civarı olan mezarlar, sahiplerinin yaşadığı döneme, cinsiyetine, mali durumuna ve hiyerarşik konumuna göre çeşitli büyüklüklerde yapılmışlar. Kimi ev gibi bir kaç odadan oluşurken, kimi sadece lahit şeklinde. Bazılarına birkaç kişi gömülmüşken, bazıları tek kişi için neredeyse tapınak şeklinde. İki katlı olanlar bile vardı.
Yukarıda tiyatro binası ve kale varmış ama yol yapılmamış ve yağmurlardan dolayı tırmanmamız gereken yer çok çamur ve kaygandı riske girmek istemedik.
Kocaman bir hamam binası, liman ve gümrük binaları oldukça iyi durumdaydı. Bizi en çok şaşırtan Akdeniz’in o güçlü dalgalarının sürekli dövdüğü kıyılarda kalıntıların hala duruyor olmasıydı. Gerçekten o zamanki mimarlar bu işin ustasıymış, her işi ölçüp, biçip, düşünerek evladiyelik yapmışlar.

Mermere yazılan yazı kalıcı oluyor. Yapılan yazım hatası da. Hadi yabancı dilde yapılan hatayı hoş gördük diyelim, yahu Roma rakamı ile neden yazarsın? Hadi yazdın neden kontrol ettirmeden mermere uygularsın? Taşın üstünde 1965 yazıyor roma rakamına MDCCCCLXV diye çevrilmiş. 🙂 uzatmadan yazalım MCMLXV olması gerekirdi. Ne diyelim? Yetkililere duyuruyoruz.

Şu kocaman dalgalara bakar mısınız, günümüzde yapılan hangi bina bu şiddete bırakın yüzlerce yılı, birkaç yıl dayanabilir. Aslında daha ayrılamazdık biz Anamurium’dan ama yağmur tekrar çiselemeye başlayıp hadi bakalım yola çıkın deyince boyun eğdik bizde.
Yolda Bozyazı’yı gezelim dedik, küçük bir sahil kasabası, rüzgâr denizden esiyor buz gibi, kimse kalmamış sokaklarda. Ama görüntü o kadar güzeldi ki bari birer kahve yapıp kurabiyelerimizle yiyelim dedik. Yaa kahve keyfi fotoğrafı dediğin böyle olur işte 🙂
Hemen yakında Softa Kalesi var. Çıkalım dedik ama yolu bırakın merdiven bile yok, tırmanmak gerekiyormuş. Bakar mısınız bizim gözümüz yemedi, siz olsanız çıkar mıydınız acaba? Belki 30’lu yaşlarda falan olsak, hava kuru olsa bi cengaverlik yapabilirdik, ama bugün ve bu yaşta zor..
Neyse devam ederken bir tabela gördük, Melenia Taş ocağı. Hemen internetten araştırmalar yapıldı, burası liman ve küçük bir antik kent ve ayrıca civar kentlere de taş sağlayan bir taş ocağıymış. Çok heyecanlandık tabi, o gezdiğimiz kentlerdeki binaların taşlarının çıkarıldığı yeri görmek değişik bir deneyim olacaktı. Hemen saptık, birkaç kişiye sorduk ama gösterdikleri yoldan gidince bir süre sonra yol iyice çamur hale geldi. Arabanın kayması bir yana, saplanıp kalacağız diye korktuk. Kayarak ve büyük zorluklarla daracık yolda geri döndük. Belki bir dahaki sefer deyip, buraya tabela koyup, yol yapmaktan geçtim hiç olmazsa bi mıcır falan bile dökmeyen yetkililere güzel dileklerimizi! ilettikten sonra tabi ki.
Ne kadar tarihi bir bölgedeyiz aslında. Adım başı bir yer çıkıyor karşımıza, ama ne yazık ki hepsi bakımsız, ulaşılması zor durumda. Bir de düşünün bunlar tabela konmuş olanlar, hiç el atılmamış neler var daha acaba.
Yolda Aydıncık’dan geçtik. Burada da dört ayaklı anıt mezar varmış. Hemen gittik tabi görmeye. Bu mezar ilçenin altında kalmış Kelendiris Antik kentinin yöneticilerinden birine ait olduğu düşünülen üç katlı bir mezarmış. Esas mezarın bulunduğu alt kısım hala toprak altında, üstünde şimdi dört bacak gibi duran kısım bir zamanlar mezar sahibinin heykelinin bulunduğu yermiş ve en üstte de çatı kısmı var. Tahmini MS. 2. yy da yapıldığı düşünülüyormuş.
Oradan da çıkıp Gilindire’ye vardık ve yol kenarında önünde tır ve kamyonların durduğu bir lokantaya girdik. Tam tahmin ettiğimiz gibi kamyoncular ağzının tadını biliyor. Yemekler nefisti. Ortamın muhabbeti güzeldi, fiyatlar da uygundu tabi ki. Sonra gece yağmur yağması ihtimaline karşı bir benzin istasyonundan izin alıp yatağımızı serip, battaniyemizi fişe takıp sıcacık uyuduk.
