Çıralı Sahili
29. GÜN
Sabah gene sağanak yağmura uyandık. Adrasan’da bu yağmurda gezebileceğimiz yer olmayınca, yakında oğlumun arkadaşları vardı onlarla buluşalım dedik. Şans bu ya onların da aracı bozulduğundan Kumluca’da mahsur kalmışlar.
Ama onları ararken bu Western filmlerinden fırlamış motel gözümüze çarptı. maalesef kapalı olduğundan bir kahve molası veremedik. Motelin önündeki tabelada gördüğümüz Olympos yangınıyla ilgili yazı bizi çok üzdü. Yanan ağaçlar korkunç, kim bilir ne kadar canlı da onlarla birlikte yandı? Sadece birilerinin dikkatsizliği kaç cana, emeğe, yitip giden yıllara mâl oldu.
Yağmur biraz azalınca Olympos tarafına gidip bakalım dedik ama, antik şehre vardığımızda tekrar başlayan yağmur izin vermedi.
Yapılacak tek şey kalmıştı. Benim için yıllar ve yıllar öncesinden beri Çıralıyla özdeşleşen, gelmeyi en çok istediğim Kadir in ağaç evlerine takılmak.
İnternet de varmış. Körün istediği bir göz Allah verdi bizi birbirimize 🙂 Hemen bilgisayarlarımızı açtık. Halûk özlediği bilgisayarında takılırken, ben de fırsattan istifade biraz blog yazılarımı yazarım bari.


Burası çok otantik, birbirinden farklı şekil ve rahatlıkta , kimi yerde kimi ağaçların üstünde ve hatta kimi birbirinin üstünde ahşap evlerden oluşmuş bir yer.
Tatil köyü gibi ama değil. Çadır yerleri de varmış, ama camping de değil :)Kendine münhasır bir yer. Kocaman bir varilden yapılmış soba , yanında hayatının ilk yağmurunu gören bir köpek, ıslanmış kuruyor, sonra koşup tekrar ıslanıp geri kurumaya geliyor.
Yağmurda yapılacak en güzel şey buydu. Güzel ortam, çay kahve, internet, sıcak soba. Arada çadırda uyuyup, suyun içinde uyanan kurumaya çalışan gençler, birbiriyle tatlı tatlı atışan personel, yabancı bir kaç turistle muhabbet. Daha ne olsun.
Amma da çok fotoğraf koymuşsun dediğinizi duyar gibiyim. İnanın az bile. Ortam o kadar değişikti ki yağmurluklarımızla çıkıp dolaştık ve sağanak yağmura rağmen öyle çok fotoğraf çekmişim ki bunlar aradan seçilmiş sadece birkaçı.
Heryer çok güzel, her köşede bir ayrıntı gizli. Yağmurda inceleyemeyince elimizden geldiğince fotoğraf çekip sonra bakarız diye düşündük. Ama kim bilir neler kaçırdık. Kamp alanını görmedik mesela. Bilmediğimiz neler vardı acaba?
Öğleden sonra bu kadar yeter deyip Çıralı’ya dönmeye karar verdik.
Çıralı da deniz kamplumbağalarının yuvalama alanı olduğundan sahilde yapılaşmaya izin vermemişler. İlk girişte birkaç lokanta var ondan sonra evler ve biraz boşluktan sonra sahil başlıyor.
Biz en sona kadar gittik. Oldukça uzun bir sahil şeridine sahip. Deniz Karadeniz havasında çıldırmış gibiydi. Dalgalar inanılmaz büyüktü.
Bu iki ağaca bayıldım ben , orman yangınında biri nefes alamayıp pes etmiş ve hayata tutunamamış, diğeri ise yangına daha yakın olmasına rağmen dört elle sarılmış hayata.
Ancak arabayla dolaşıp dışarıdan evleri ve çevreyi inceleyebildik.
Karnımız da çok acıkmıştı ki bu salaş yeri gördük. “Hüseyin’in köfte kokoreç yeri”. Bir minibusu köfte dükkanına çevirmiş, çevresini naylonlarla kapatmış. İçine sıcacık bir soba, köşeye bir tv kondurmuş. Sobanın üzerinde her zaman bir tencere çorba kaynıyor. O gün içinden ne geldiyse. İstediğin kadar alabiliyorsun bir sefer ödeme yapıp. Biz de birer kase sıcacık ezogelin çorbası içip, köftelerimizi yedik biraz da muhabbet ettik.
Kalkalım deyince Hüseyin oturun işte tv de var soba da dedi. Bize kuzinede pişirdiği patateslerden ikram etti. Onun dükkanı onun tabiriyle “biladerinin mekanının” bahçesinde. Kardeşinin restoranı oldukça lüks. İki kardeş her türlü müşteriyi yakalıyorlar anlaşılan 🙂 Hüseyin’in otoparkını, internetini ve tuvaletlerini kullanmasına izin veriyormuş. Çekin otoparka uyuyun işte dedi bize de. Eh ikiletmedik tabi ki. O kapatana kadar beraber takılıp muhabbet ettik sonra da minnak evimize geçtik.
