Doğaya Dönüş…

2. Gün
Sabah güne bu güzel manzarayla uyanınca anca fark ettik, günlerdir boşuna evde kaldığımızı.
Evde ha
zırlanmış, poğaça ve kurabiyelerimiz, yanında peynir, zeytin ve reçellerimiz ve sıcacık bir çayla, turistlerin artık çekildiği sadece bizim gibi birkaç sakinlik seven gezginin kaldığı sahilde kahvaltımızı yaptık.
Evden birkaç günlük bozulmayacak yiyecekle yola çıkmak hem gezi maliyetimizi düşürüyor, hem de ilk günler nasıl yemek hazırlayacağız paniğini hafifletiyor.
Kahvaltıdan sonra Kuşadası macerasına yeter deyip Davutlar’a doğru yola çıktık.
Hazır buraya kadar gelmişken Dilek Yarımadası Milli Parkını da gezelim istedik. Yıllar önce yazın gittiğimde inanılmaz kalabalık bir plajla karşılaşıp güzel değil diye dönmüştüm geri.
İyi ki de gitmişiz tekrar. Burası harika bir yer. İsterseniz rehberli tur da yapıyorlar. Uzun yürüyüşler yapmak için çok güzel yürüyüş yolları, arkasında çam ağaçlarıyla çok güzel plajları var. Bir kaç bisikletli gezgin ve yabancı seyyahtan başka kimse yoktu ortalarda. 
Termos bardaklarımıza sabah koyduğumuz çayları bir seyir terasında bitirip, gelen gidenle sohbet ettikten sonra plaja indik. Biraz güneşlenip filtre kahve denemesi yaparken ilerde orman tarafında bir kıpırtı fark ettik.
Böyle yerlerde yaz kalabalığından sonra sevgi bekleyen köpeciklere çok rastladığımızdan yadırgamadık önce. Ama gelenler bizim hiç de aşina olmadığımız, hatta çadır kurarken dikkat edin diye uyarıldığımız yaban domuzlarıydı.
O uyarıların etkisiyle her ne kadar yavru da olsalar bizi biraz korkuttular. Sanırım bir şekilde insanlara alışmışlar üzerimize gelip yiyecek istiyorlardı. Onlara biraz poğaçalarımızdan verdik. Kahve ve güneşlenme sefamıza da bir sonraki plajda devam ettik.
Deniz nasıl berrak, hava nasıl güneşli …
Ama malesef soğuk ve denize atlama isteğimizi hava müsait olursa Akdeniz’e kadar erteleme kararı aldık.
Yarımadanın ortalarına doğru bir botanik yürüyüş parkuru var. Ağaçlar hakkında bilgiler de var. Batum’da ki botanik parkın desteğini Türkiye verirken bizim parkımıza böyle acemice tabelalar yazılması, bazı yerlerde bu açıklamaların ağaçlara çivilenmiş olması bizi çok üzdü.
Ama yürüyüş çok zevkliydi. Çeşit çeşit ağaçlar, ağaçların arasına yer yer sokulmuş deniz, mis gibi toprak ve deniz kokusu harikaydı.

Yarımadanın diğer tarafına geçmek için yapılmış yol doğal dengenin bozulmasını önlemek amacıyla sadece görevlilerin kullanımına açık bırakılmış. Bu nedenle sahilden gitmek yerine geri gidip Söke tarafından geçmek gerekiyor. 5 dakikalık yolu arabayla 30 dakikada gidiyorsunuz ama bu doğallığın korunması için değer.

Gelirken yolda gördüğümüz Zeus mağarasına uğradık dönüşte.
Mitolojiye göre Zeus’un kızdırdığı kardeşi Poseidon’un gazabından kaçarak bu mağaraya gelip saklandığı, bu sularda yıkanıp dinlendiği söylenirmiş.
Karina Gölünü görmeden gitmeyin diyen bir gezginin sözünü dinleyerek yarımadanın diğer tarafına giderken yolda Priene’ye uğradık.
Priene
Kış nedeniyle gişeler de kapanmış ama neyse ki kapılarını kapatmamışlar da gezebildik.
Priene‘nin ilk kuruluş tarihi çok net değil, ancak MÖ 4. yy da daha önce yıkılan şehrin üzerine yeni şehrin kurulmasıyla başlamış tarihlendirmesi. O zamanlar burası bir liman şehriymiş, çevresindeki diğer 12 şehirle birlikte
Şehir ekonomik önemi nedeniyle yıllar içinde defalarca el değiştirmiş, depremler nedeniyle yıkılsa da yeniden yapılmış, ancak Büyük Menderes Nehrinin MS. 1-4. yy lar arasında koyu doldurmasıyla liman işlevini yitirmiş ve ekonomik değerini kaybeden şehir terk edilmiş.
Erken hıristiyanlık döneminde 13.yy civarı bir süre daha geçici olarak kullanılsa da sonunda kaderine terk edilmekten kurtulamamış.
Büyük bir şehirmiş, ilk kurulduğu dönemler, nüfusunun 6000 kişiye kadar ulaştığı tahmin ediliyor. Her gelen medeniyet bir öncekinin yıkıntılarını yapılaşma için kullandığından Arkeologların da işi zor.
Mesela bu Roma hamamı kentin en büyük binasıymış ve duvarlarında üzerine kurulduğu Hellenistik döneme ait başka bir binanın taşları kullanılmış.
Tiyatro ise Hellenistik döneme ait en iyi korunmuş tiyatroymuş. 6500 kişi seyirci kapasitesi varmış.
Şaka gibi değil mi, Tiyatroların kan ağladığı günümüz medeniyeti nerede, maksimum 6000 kişilik nüfusa sahip şehrin 6500 kişilik tiyatrosu nerede. Kim daha medeni acaba?
Şeref locası olmazsa olmaz her dönemde. Kimbilir kimlerin oturup alkış tuttuğu bu koltukta 2 dakikalık sefa da ben yapayım 🙂
Oynanan oyunların da düz sahnede pandomim şeklinde olduğunu düşünmeyin (ben düşünmüştüm de !!)
Bu görülen bina üstten görünen sahne ve arkasının birinci katı. Yıkılmadan önce sahne iki katlıymış bir de üstelik.
Oyuncuların performansını, oyunların şeklini gözümde bile canlandıramadım bu kadar büyük sahne ve sahne arkasıyla.
Priene şehri, agorası, meclis binası, pazar yerleri, evleri ve tapınaklarıyla oldukça sağlam kalmış bir şehir. Yolunuz düşerse mutlaka gezin derim.
İşte her antik kentin olmazsa olmazı tapınak. Athena tapınağı 400 yılda tamamlandığı tesbit edilen uzun süre şantiye halinde kalmış, ama inanılmaz bir temel ve çalışma şekline sahip bir yer. Ayrıca muhteşem bir manzaraya.
Aşağıda Büyük Menderes Nehrinin yüzyıllar içinde burayı nasıl doldurduğu, bu civardaki 12 adet antik şehrin zaman içerisinde nasıl ekonomik değerini yitirip terk edildiği, kocaman bir koyun nasıl Bafa gölüne dönüştüğü ve hatta bir adanın nasıl artık sadece bir tepe olduğu görülüyor.
Ama bu verimli aluvyonların da şimdi dümdüz tarlalar olarak değerlendirildiğini de unutmamak lazım.
Kendi işini başkasına yaptırırsan olacağı bu resimde görülüyor. 1896 yılında burada kazı yapan Alman arkeleoglar ,tiyatro içerisinden çıkan molozları dekovil hattı kurarak buraya yığınca, artık altındaki kalıntılara ulaşmayı imkansız kılan Menderes deltasına doğru uzanan böyle bir yol ve ucunda da tepecik oluşmuş.
Ama tabi ki faydaları da olmuş. Çoğu yerde görülemeyecek kadar açıklayıcı bilgiler ve tabelalarla donatılmış şehir. Çoğu Almanca azı Türkçe de olsa !!
Karina Gölü
Priene den çıkıp deniz sağınızda yola devam edince yolun sonunda Karina Gölü diye adlandırılan, eminim bir süre sonra göl haline gelecek bir koy var. Tarihi bir balıkçı barınağı restaurant olarak düzenlenmiş. Hakan Bingöl buranın sahibi ve muhteşem bir insan.
Biz arabamızı park edip uyuyacak güvenli bir yer ararken rastladık kendisine. Müşteri sandılar önce. Sonra niyetimizi anlayınca bize park yeri gösterdi ve bununla da yetinmeyip, yazın eşi ve bebeğiyle konakladıkları küçük odayı da bize verdi , çekyatta yatıp tuvaleti de kullanın diye.
Biz bildiğiniz restaurantlardan değiliz buyurun dediği için yemeğimizi de orada yiyelim dedik. Sipariş vermediğimiz ikramlarda bulundu bize. Sonunda da hesap istediğimizde içinde gönlünüzden ne koparsa yazılı bir adisyon geldi inanamadık. Ne desek fayda etmedi, bize bugün için ne bütçe ayırdıysanız yemek için onu verin dedi. Biz de mecburen öyle yaptık.
Karina restaurant ve sahibi Hakan Bingöl. Gidin ve tanışın. Harikalar!!
Sadece arabamızı parkedecek güvenli bir yer talep ettik, o bize artık unutulmuş bir misafirperverliğin burada hala yaşayan örneğini verdi. teşekkür ederiz.
