Mersin; Beklentilerin çok ötesinde bir mola
55-56-57. Günler
Erdemli’de güneşli bir güne uyandık, kahvaltı yapacak yer aramak için binalar arasında dolaşırken, bir sabahçı kahvesine rastladık. Herkes karşı köşeden simit poğaça alıp, gelip burada çayını içiyor. E bizim neyimiz eksik, Halûk çayları söylerken ben bir koşu poğaçalarımızı aldım. Bir kadının bu saatte kahvede oturmuş kahvaltı etmesine şaşıran bakışlar altında yedik poğaçalarımızı. Eskiden çok tedirgin olurdum bu bakışlardan, artık hoşuma gidiyor insanları şaşırtmak. Çünkü fark ettim ki, nedenini bilmediğim bir şekilde, asıl rahatsız olan onlar. Sonra yavaştan Mersin’e doğru yola çıktık bakalım orada neler bekliyor bizi.

Daha Mersin’e girmeden bir sürprizle karşılaştık bile “Soli Pompeipolis”. Burası da zamanında yağmalara uğramış, sonrasında halk tarafından parsellenmiş, ancak minicik bir bölümünde kazılar yapılabilen bir antik kent. Yağmalamalar nedeniyle erken tarihi ile ilgili fazla bilgi bulunamamasına rağmen, Soli’de bulunduğu düşünülen, Orta Tunç Çağı’na tarihlenen mühür ve silahlar Berlin Devlet Müzesi’nde sergilenmektedir. Soli’nin MÖ.7 yy Pers egemenliğinde önemli bir liman kenti olduğu, kendi parasını basabilmesi ve özerk olmasından anlaşılmaktadır. Armenia Kralı Tigranes’in Soli’ye saldırıp, yağmalaması ve halkı kendi başkentine göçe zorlamasıyla, kentte korsanlık, köle ticareti ve zor günler başlamış.
MÖ. 66 da Romalı komutan Pompeius kente gelerek, şehrin azalan nüfusunu güçlendirmek amacıyla dağlık Kilikya’daki korsanların bir kısmını buraya yerleştirir. Kentin adı Pompeius’un şehri anlamına gelen eki alarak “Soli Pompeipolis” olur. Roma dönemi şehrin tekrar geliştiği ve refaha kavuştuğu bir dönem olur. Hadrianus MS.130 da kente gelerek limanın yapılmasına mali destek verir. Kent Bizans döneminde piskoposluk merkezi olur. 525 yılındaki depremde büyük hasar gören kent 7.yy da büyük Arap akınlarına uğrar. 19.yy da kente gelen Avrupalı gezginler yazılarında, burada hamam, antik tiyatro ve nekropolün varlığından söz ederler.
Sütunlu cadde denilen limana giden ana caddenin kazıları devam ediyor, çıkarılan başlık ve heykellerden bazıları Mersin müzesinde sergileniyormuş, bakalım görebilecek miyiz onları. Kalan sütunların yeri belirlenebilenleri tekrar yerleştirilerek orijinal görüntüsü yakalanmaya çalışılmış. Aratos’un mezarı, tiyatro binası olduğu düşünülen yer ve kentin diğer parçaları, özel arazilerin içinde kalmış ve sahiplenilip gün yüzüne çıkartılacakları günleri bekliyorlar maalesef. Sütunlu yolun rahat görülebilmesi için belediye çok güzel bir yürüyüş yolu ve oturma alanları yapmış. Biz de durur muyuz hemen yerleştik tabi 🙂
Yağmur hadi kalkın deyince, Soli ile vedalaşıp sahilden yolumuza devam ettik. Mersin belediyesi uzun bir sahil şeridini çok güzel yeşillendirmiş, parklar ve oyun alanları yapmış, gönüllerini kırmadan ülkenin büyük futbol takımları adına meydanlar düzenlemiş. Buraları aklımıza yazıp, otelimize yerleştikten sonra bir yürüyüş yapmaya karar verdik.. O arada bir de CNR hediyelik eşya fuarını gördük. Arabada yer yok bir şeyler almaya ama gezmek eğlenceli olabilir, gidelim mızıldanmalarıma dayanamıyor kocam, tamam otele gidelim söz diyor önce buraya geliriz.
Mersin ordu evinde kalacağız ve çok şanslıyız ki, ordu evinin yeri tam da bu yeşil parkın hemen bitimi ile şehrin hareketli kısımlarının başlangıcında kalmış. Hemen eşyaları odaya atıp, biraz bir şeyler atıştırıp fuara yollandık. Halûk kalabalığı çok sevmese de bana eğlenceli geliyor bu rengârenk ve hareketli ortamda incik boncuğa bakmak. Hiç bir şey almama kararıyla girmiştik ama benden önce kocam atlıyor alışverişe. Bir standda beğendiğiniz cam bardaklar üstüne isim yazıyorlar. Hemen birer tane cam kupaya isimlerimizi yazdırıp aldık. Sarıp sarmalayıp arabamıza kırılmayacak şekilde yerleştirdik. Önümüzde sıkılan çörek otu yağı ve benim bayıldığım Beypazarı kurularıyla alışverişimizi tamamladık.
Artık saat geç olmaya başlayınca biraz da parkta yürüyüp, yemeğimizi otelde yedik ve sıcak duşun altında kaç günün kirinden kurtulup, günlerden sonra normal yataklarımıza yatıp mışıl mışıl uyuduk.
Sabah kahvaltıyı tantuniyle yapalım dedik. Bu konuda gelinimizin Mersin konusundaki tecrübelerini ve tavsiyelerini göz önüne alarak Memoş Tantuni’ye gittik. Ama sanırım orası da zamanla marka olunca nasılsa herkes geliyor diye kalitesini bozup, fiyatlarını arttıran yerlerden. Anamur’da yediğimize göre çok daha küçük ama daha pahalıydı ve lezzeti de o kadar harika değildi bize göre. Ama biz tantuniden anlamıyor da olabiliriz dedik.
Bu arada uzun zamandan beri bana sorun çıkartan telefonumu tamir ettirmek üzere, Antalya’daki arkadaşın tavsiye ettiği yere gidiyoruz. Bize ekran değişecek, orijinal isterseniz 500, yan sanayi isterseniz 350 diyor. Biz anlamayız ki orijinal dersek orijinal takıp takmayacaklarını, ayrıca ben bu işlerden anlamıyorum ama bence ekranda bir sorun yok, başka bir sorun var bu telefonda. Hem pahalı olduğundan, hem de yapacak kişilere güvenemediğimizden yaptırmaktan vazgeçtik. Ben İzmir’e kadar böyle idare edeceğim, telefonum beni tamamen terk etmezse tabi.
Tamircilerin hemen ilerisinde Atatürk Müzesi var. Burası 1897 yılında Alman konsolosunun Mersin’li eşi için yaptırdığı, Atatürk eşi Latife Hanım’la 20-31 Ocak 1925 tarihlerinde Mersin’e geldiğinde o günkü sahibi Fedon Tahinci tarafından 11 gün ağırlandıkları konak. Bir dönem kolej olarak kullanılmış ve 1974 yılında da kültür bakanlığınca koruma altına alınmış. 1992 yılından beri de Atatürk evi ve müzesi olarak ziyarete açılmış. İçerisi yaklaşık diğer Atatürk evlerine benzese de, ben tavan süslemelerine hayran kaldım.
Sonra o bölgenin sokak aralarında gezinirken bir kilise gördük. Latin Katolik kilisesiymiş. Tarihi hakkında bir bilgi bulamadık. Ama açıktı, içini gezdik.
Artık yağmur başladı. Akşam annemin amcasının kızına yemeğe davetliyiz. Çocukluğumdan beri görmemiştim. Onlar da beni tabi ki. Ama o zamana daha çok vakit var biz de yakındaki alışveriş merkezinde oyalanalım hem de yengeme bir şeyler alalım istiyoruz. “Starwars” vizyona yeni çıkmış, daha vakit de olunca hediyemizi alıp, fırsattan istifade bir de üç boyutlu sinema keyfi yapalım dedik.
Arkasından belki 35 senedir görüşmediğimiz akrabalarımızla buluştuk. Muhteşem yemekler hazırlanmış biz gidiyoruz diye. Yengem çok yaşlanmış, çok mutlu oldu bizi gördüğüne. Ama o heyecan ve mutluluk arasında fotoğraf çekmeyi unutmuşuz iyi mi? Döndükten sonra fark ettik ve çok üzüldük. Bize kalmamız için çok ısrar ettiler. Hatta boş duran eşyalı bir evleri varmış onu bile açmayı teklif ettiler ama otele yerleşmiştik ve rahatsızlık vermek istemedik belki bir daha ki sefere kim bilir?
Sabah kahvaltıyı ordu evinde yapıp, güneşli havayı kaçırmadan sahilde uzun bir yürüyüş yapalım dedik. Önce ordu evinin plaj kısmını gezdik. Yağmur başlayınca deniz müzesine geçtik arabayla.
Güzel ve büyük bir müze, mankenler üzerinde Türk deniz tarihinin kıyafetleri sergileniyor. Bahçesi de çok güzel ama yağmur devam edince hızlı hızlı gezdik. Ama kapıdan çıkarken iki torpil arasında arabamızın fotoğrafını çekmeyi unutmadık ki “Torpilli” olduğumuzu belgeleyelim… 😉
Mersin Marina’da dinlenip kahve molası verdik. Yağmur dinince de bir türlü yapamadığımız yürüyüşü yaptık. Hava bize göre oldukça sıcak olunca yağmurluklarımızı çıkartınca, yerel halkın kabanlar çizmelerle gezen kişileri tarafından meraklı gözlerle süzüldüğümüzü de burada ayrıca not etmek isteriz. Sahildeki gemi ve uçaklara baktık. Parklarda neredeyse biz de oynadık.
Bu arada Mersin Orduevi diğer orduevleri gibi makine başı değil de, parça başı çamaşır yıkadığından, bu hem pahalıya mal olacağı hem de kirli çamaşırlarımız sayım için ortaya döküleceğinden, biz de kendimize internetten bir çamaşırhane bulduk. Makine başı 40 tl istediler yıkama ve kurutma için ve iki makine olur dediler bizimkilere. Ben kendi elimle hepsini bir makineye doldurdum ve yıkayabilirsiniz dedim 🙂 İki saat sonra hazır olurmuş.
Onlar yıkanırken, gelinimiz Dilan’ın görmeden ayrılmayın dediği Japon dostluk anısına yapılmış Kushimoto sokağına gitmeye karar verdik. Aslında çok da bir özelliği olmayan, Japon tarzında süslenmiş bir sokak. Küçük bir park yapılmış içine, yol boyunca kafe ve restaurantlar sıralanmış. Sanırım yaz gecelerinde oldukça hareketli oluyordur.
Bu kadar yürüyüş ve dolaşmaya karnımız acıkmıştı ve orada gördüğümüz oldukça kalabalık bir tantunicide son bir kez tantuniye şans vermeye karar verdik. Herkesin yoğurtlu tantuni yediğini görünce biz de söyledik birer tane. İşte bu!! Tantuni böyle lezzetliyse hep yenir. Şişko Tantuni, bozmayın lezzetinizi. İyi ki denemişiz.
Yıkanmış, kurumuş katlanmış ama ütülenmemiş çamaşırlarımız teslim alıp, otelimize döndük. Akşam yemeği yiyecek halimiz yok, denizi seyrederek birer kahve içip, biraz kitap okuyup sonra uykuya gitmek lazım. Sabah yolculuk gene başlıyor.
Beklentilerimizin ötesinde güzel ve düzenli bir şehir olarak bulduğumuz Mersin, bu mevsimde gerçekten çok yaşanılası bir yer. Yazın görme şansımız olursa çok daha sağlıklı verimiz olacak. Buraya daha uzun vakit ayırabiliriz.
