Adana
59-60-61. Günler
Sabah yağmur altında uyandığımız için, geceyi geçirdiğimiz benzin istasyonunda kahvaltı etme fırsatımız olamadı tabi ki. Biz de yola devam edelim bulduğumuz yerde takılırız dedik ama orası senin burası benim derken Adana’ya vardık. Adana için planımız ordu evinde kalmak, zaten bunun için yer de ayırttık dünden. Yoğun yağmur altında hiç bir eşya almadan otoparktan koşturduk içeri. Kahvaltıyı burada yapalım en iyisi diyoruz ama kahvaltı bitmiş. Pastanede kalan birkaç poğaçayla karnımızı doyurduk, yağmur hafif dinmişken de bir koşu arabaya gidip birkaç parça eşya ve tabi ki olmazsa olmazımız bilgisayarlarımızı alıp odaya çıktık.
Hava kötü ama odanın manzarası muhteşem. Göl ve ortasında sevgi adası dedikleri adacık görünüyor. Camın önüne de tam bu manzarayı görecek şekilde bir minik masa ve iki koltuk yerleştirmişler. Tamam, işte tam dinlenme ve kendine gelme yeri, bilgisayarlarımızı bu masaya yerleştirip öğle yemeğine kadar odada takıldık. Yemekten sonra hava gene aynı, gezilecek yerler hep yürüyerek gezmelik, biz de yorgunluk atalım deyip, karavanda yapamadığımızı yapıyor, öğle uykusuna dalıyoruz. Zaten akşam sürekli arabamızın tavanını döven sağanak yağmur bizi neredeyse hiç uyutmadı. Birkaç saatlik uykunun ardından yağmur dinmese de hızını yavaşlatınca hadi dedik hiç gezemesek de bari gidip şu meşhur taş köprünün gece ışıklandırılmış halini görelim.

Yağmur hafif de olsa hâlâ devam ettiğinden çok güzel fotoğraflar çekemesek de, köprü muhteşemdi. Bu köprünün dünyanın kullanılan en eski köprüsü olduğu söyleniyor. Tahmini yaşı 3500 olduğu varsayılıyor. Bunun sebebi ise MÖ. 1550 yılına tarihlenen bir Hitit Kitabesinde Kral Arnuwanda’nın Adana ile savaşından “Adania denilen bir şehirle savaştım. Önünden bir nehir akıyordu. Nehrin üzerinde de bir köprü vardı.” diye bahsedilmesi.
Ancak Adana Arkeoloji Müzesindeki başka bir kitabedeki “Gerçek şu ki Auxentius, bu mucize senin iktidarın sayesinde oldu… Daha önceleri, tecrübesiz olan çok kişinin çeşitli teşebbüsleri olmuştu. Fakat onların girişimleri Tarsus Çayı’nın dalgaları için bile zayıf olmuştur. Sen ise buradaki köprüyü, kemerlerin üzerinde, ebediyet için kurmuşsun…” yazısı köprünün yapım tarihinin MS. 4. yy da Roma döneminde olduğunu düşündürüyor.
Evliya Çelebi de seyahatnamesinde bu köprüden ve köprü geçişlerinde para alındığından bahsetmiş.
Aslında 21 gözlü ve oldukça uzun olan köprünün 12 gözü Seyhan Nehri’nin ıslahı sırasında asfalt altında kalmış ve şu anda 9 gözü görülebiliyor.
Köprünün arkasından sırada saat kulesi var. Gece gelmekle çok akıllılık etmişiz buraya da. Normalde gündüzleri çok kalabalık olan bir bölgeymiş burası. Araba park etmek neredeyse imkânsızmış o saatlerde, biz de gördük sonra. Biz saat kulesinin dibine park edip, bize o caddeyi gezmek için biraz fırsat veren yağmur sayesinde biraz da yürüyüş yapabildik. Her yer açık olmasa da Kazancılar Çarşısını da görme fırsatımız oldu. Yağmurun tozlarından arındırdığı sokak lambalarının pırıl pırıl ışıklarında bu güzel kareyi yakalayabildik böylece.
Saat kulesi inşaatı 1881 yılında Vali Ziya Paşa tarafından başlatılmış, 1882 de Vali Abidin Paşa tarafından tamamlanmış. 32 mt yükseklikteki kulenin tepesinde kabartma ve motiflerle süslü bir çan ve dört tarafında da saat vardır. 1882 den itibaren çalışmaya başlayan saatin sesiyle o zamanlar fazla da büyük olmayan Adana’nın memurlarını iş başı ve iş bırakma zamanlarını tayin ederlermiş.
Yağmur tekrar başlayınca ve bizim de karnımız acıkınca geri döndük. Karnımızı doyurup, çayımızı kahvemizi içip aracımızda en çok eksikliğini hissettiğimiz duşumuzu alıp yatağımıza gömüldük.
Sabah gene sağanak yağmurlu bir havaya uyandık. Dışarı çıkıp arabayla gezsek bile bir yer görme şansımız pek olmayacaktı. O nedenle otelde kahvaltı yapıp, hiç âdetimiz olmadığı halde, alışveriş merkezi gezmeye çıktık. Benim de yanıma aldığım montun biri çok yazlık, diğeri ise fazla kalın olduğundan, bu yağmurlara da dayanacak bir monta ihtiyacım vardı. Aradan onu alma işini de çıkarttık.
Bu arada aslında Ankara’da yaşayan ama senenin bir kısmını torununa bakmak için Adana’da kızının yanında geçiren en büyük kuzenim Hatice Abla çaya davet etti bizi. Alışveriş, çay kahve derken vakit geçirip biraz, sonra onlara gittik. Orada yıllardır çeşitli sebeplerle ayrı kaldığımız kuzenimin kızları ve torunlarıyla da tanışma fırsatı bulduk. Yemek yemeğe halimiz kalmadığından, otelimize dönüp biraz televizyon seyredip erkenden uyuduk.
Veee sonunda güneşli bir güne uyandık!!! Bunu kaçırmamak için hemen fırladık dışarı, sinema müzesi bugün görmek istediğimiz yerler arasında. Ama bugün aynı zamanda yılın da son günü. Sokaklar çok kalabalık herkes yılbaşı için alışverişe çıkmış. Kimi hediye alıyor, kimi uzun geçecek bu gece için yiyecek alışverişi yapıyor, bazıları da sadece geziyor bizim gibi.
Aracımızı park etmek için düzgün bir yer bulup, el yapımı börekler yapan bir yerde hem börek yapımı seyredip hem de tatlarına baktık. Ustadan izin alıp o güzel böreklerin yapımlarını videoya çektim.
Sonra hemen yakınındaki sinema müzesine gittik. Müze girişi ücretsiz. Tek başınıza gezmenize izin vermiyorlar. Bu biraz rahatsız edici. Biri başınızda beklerken gönül rahatlığıyla inceleyemiyorsunuz detayları.
Adana’da sinema müzesi ne alaka diye düşünmüştük gitmeden önce. Ama sonra neredeyse her film afişinde bir ismin Adanalı olduğunu gördük. Altın Koza Film Festivali’nin de çıkış noktası Adana tabi ki. Neden aklımıza gelmediyse. ilk olarak 1969 da yapılan bu festival, sadece Çukurova’nın değil bütün Türkiye’nin ilgisini çeken bir festival olmuştu.
Yılmaz Güney başta olmak üzere, Şener Şen, Ali Şen, Abidin Dino, Orhan Kemal, Ali Özgentürk, Nurhan Tekerek, Muzaffer İzgü, Aytaç Arman, Mahmut Hekimoğlu, Meral Zeren, Orhan Duru, Bilal İnci, Menderes Samancılar ve daha nicesi Adanalıymış meğerse. Müzede sanatçıların fotoğrafları, özel eşyaları, bazılarının mumyaları bulunuyor. Yılmaz Güney müzenin yıldızı. Onun için özel bir oda bile ayrılmış.

Sinema çıkışında yakındaki Atatürk müzesini de görmek istedik. Ama öğle tatili nedeniyle kapanmış. Ama derler ya her şeyde bir hayır vardır diye. Hadi dedik biz de yürüyelim şöyle çarşıya doğru. Yürürken yolda Turkcell gördük. Onlara sorduk telefonumun tamir işini cevap Antalya ve Mersin’dekinin aynısı. Ekran değişecek, orijinal 500, yan sanayi 350. Yok ekran değişmeyecek başka bir şey var bu telefonda ama anlamıyorlar. Neyse sonra bir pasaj bulduk, içi telefoncu ve tamircilerle dolu. İlk girdiğimiz tamirci telefona baktı ve ben biliyorum bunların hastalığını, içinde bir kabloda sorun var, ekranda değil bırakın bir saat sonra alın ama 250 tl nizi alırım dedi. “Olmazsa?” dedim, “olacak” dedi. İşte bu, ben güvendim ve bıraktık telefonu. Pasaj etrafındaki sokaklarda dolaştık, telaşeli insanların koşuşturmalarını izledik. Döndüğümüzde telefonum hazırdı. Olmuş !! Bozulmaz ama aynı hata tekrar olursa yolla bana dedi. Üstünden bir yıl geçti hâlâ sapasağlam. İşte işini bilen usta, helâl olsun aldığı para.
Döndük tekrar Atatürk Müzesi’ne. Atatürk Adana’ya 9 defa gelip 5 ayrı evde konaklamış. Atatürk Müzesi haline getirilen bu Adana tarzı iki katlı konakta iki kere konaklamış. Konak Sinema müzesine çok yakın ve Seyhan nehri kıyısında.
Müzede her oda farklı temalarda düzenlenmiş. Duvarlara dev boyutlu fotoğraflar açıklamalarıyla birlikte asılmış. Adana’ya bir gelişinde Hatay’dan gelen ve ona siyah gül getiren ekibin anısına da bir oda hazırlanmış. Atatürk “kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” demiş ve Hatay’ın yurda katılması çalışmalarını başlatmış.
Müze sonrası biraz yürüyüş yapıp hazır müze günü yapmışken Adana müzesini de gezelim dedik ama kapalıymış. Bir tatlıcıda Adana’nın meşhur taş kadayıflarından yedik. Yediklerimin en güzeliydi.
Sabancı ailesinin eli Adana da her yere değmiş. Memleketlerine çok geri dönüş yapmışlar. Seyhan Nehri’nin kıyısında bu devasa cami de onların eseri. Arada atıştıran yağmurun arkasından çıkan gökkuşağıyla yakaladık onu.
Yılbaşını otelde geçirdik. Çok çeşitli ve güzel bir akşam yemeği hazırlanmıştı. Hatta yer bile kalmamıştı ama bizi bir kenara sıkıştırdılar.
Sıra Adana’nın meşhur, ilginç!! şekilli şırdanını tatmaya gelmişti. Şırdan kuzu midesinin bir bölümünün adı aslında. Adana’da içine baharatlı bir pilav konularak ağız kısmı dikilerek pişiriliyor. Yöresel bir yemek. Biz de hayal kırıklığı olmasın diye internetten araştırıp en popülerini bulduk ve 2017 nin ilk yemeği olarak onu yiyelim dedik. Gerçekten de hem içerisi hem de hava soğuk olmasına rağmen dışarısı doluydu. Birer tane de biz istedik ama ya beklentilerimiz çok yüksekti ya da Mersin’de olduğu gibi ünlü olan yer tadını bozuyordu, biz çok sevmedik. Adana yeni yılı nerelerde kutluyordu bilmiyoruz ama genel olarak sokaklar bomboştu biraz dolaşıp biz de döndük geri.
