Evliya Çelebi’nin İzinde Payas
63.Gün
Sabah Ayas’da yağmurla uyandık, ama neyse ki o balıklardan zehirlenmedik ve rahat bir gece geçirebildik. Yatağımızı toparlayıp, kahvaltı için yer bulabilir miyiz diye dolaşmaya çıktık.
İçimize sinen bir yer bulamayıp, onun yerine sıcacık ekmeklerinin kokusunu her yere salmış bir fırın bulunca, biz de bir tane alıp sahile çektik arabamızı. Zaten zeytin, peynir ve reçelimiz var. Bugün de çay olmayıversin onun yerine güzel manzaramız olsun dedik. Önümüzde kocaman bir kalp, karşımızda minik ada ve kalesiyle yaptık kahvaltımızı.
Hava da bize güzellik yapıp yağmuru durdurunca, biz de her yerde kullandığımız şu meşhur fotoğrafımızı çektik fırsattan istifade 🙂 
Ayas’dan sonra yola devam ederken, kocaman bir kuş gördük uçan, sonra bize nispet yapar gibi trafik tabelasının üstüne konan. Atmaca ya da doğandı sanırım ama ne olduğunu bilemedik.
Ceyhan’a doğru giderken Kurtkulağı Kervansarayı ve Çift Minareli Cami çıktı karşımıza. 1659 yılında Hüseyin Paşa tarafından yaptırılan kervansaray, Osmanlı menzil hanıymış.
Kervansarayın, kale sağlamlığında duvarları ve kendilerine ait dolapları ve tuvaletleriyle özel bey odaları, altında muhtemelen saldırılar sırasında kaçış için kullanılan dehlizleriyle klasik kervansaray yapılarından ayrılan, kendine has bir mimarisi var. Fazla büyük olmayan aydınlatma pencerelerinden gelen ışık, içeriyi esrarengiz bir havaya sokuyor.
Ceyhan’dan biraz aşağı sahile inince artık Antakya sınırlarına giriyorsunuz ve Antakya’ya bağlı ilk ilçe Erzin. Ama daha Erzin’e varmadan Botaş tesisleri var. Adını duyduk kendini görmesek olmaz, biraz yakınına gidelim dedik ve ne de iyi yapmışız. İstesek denk getiremeyeceğimiz bir tatbikat mı desek, rutin test mi desek pek anlayamadığımız ancak görsel olarak güzel bir olayla karşılaştık.
Belki görenleriniz vardır ama bizim ilk defa gördüğümüz ve muhtemelen bir daha göremeyeceğimiz bir olaydı.
Onları izledikten sonra biraz deniz kıyısında yürüyelim dedik ve inanılmaz miktarda mavi yengeç bacağıyla karşılaştık. Kocaman ve gerçekten masmavilerdi. Ama gövdeleri yoktu. Balıkçılar yakalayıp gövdelerini alıp bacaklarını mı atmışlar, yoksa bir şekilde ölmüş ve gövdelerini kuşlar mı yemiş bilemedik. Balıkçılar alsa bacakların üst kısmındaki etleri heba etmezlerdi diye düşünüyoruz. Bu olay bizim için esrarengizliğini hala koruyor.
Kıskaçlarından birkaç tanesini içlerini temizleyip hatıra olarak yanımıza aldık. Belki bir gün, dayımın çocukluğumuzda bize yaptığı gibi, içlerini kurşun doldurup kolye yaparız kim bilir?
Erzin tam anlamıyla bir sanayi ilçesi, biz görülecek çok da bir şey bulamayınca Dörtyol’a devam ettik.
Dörtyol gerçekten de dört yolun tam birleşme noktasına kurulmuş, zamanla büyüyerek sınırlarını aşmış bir yer. Sanılanın aksine ilk kurşunun Hasan Tahsin tarafından 15-05-1919 da İzmir’de değil, 19-12-1918 de Dörtyol’da Ömer Hocaoğlu Kara Mehmet Çavuş tarafından atıldığı ispatlamışlar ve bunu da yaptıkları İlk Kurşun Müzesi, İlk Kurşun Anıtı ve bu anıtın olduğu parkla herkese duyurmaya çalışıyorlar.
Biz temizlik nedeniyle kapalı olduğu için müzeyi göremedik. Temizleyen arkadaşlara burada sadece bir gün kalacağımızı, belki bir daha gelme fırsatımız olmayacağını söylesek de ikna edemedik, almadılar bizi içeriye.

Bize de dışarıdan bakmakla yetinip, bahçesindeki kafede bir şeyler içip, heykellerle fotoğraf çekmek düştü.

İlk Kurşun Parkı’nı da ziyaret edip, oradan da anı fotoğraflarımızı alıp Payas’a doğru yola devam ettik biz de.
Payas güzel, tarihi bir ilçemiz. Ortadoğu’yu Anadolu’ya bağlayan yol üstünde olması nedeniyle stratejik bakımdan her zaman önemli bir yerleşim bölgesi olmuş. O kadar ki tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğu söyleniyor. Şimdilik en eski buluntular Hititler’e dayanıyormuş.
Tarihin büyük savaşlarına da sahne olan Payas, Müslümanlığın yayılması ve sonrasında bu toprakların Osmanlıların eline geçmesiyle de hac yolu üzerinde olması sebebiyle önemini korumuş.
13. yy da haçlı seferleri sırasında yapıldığı düşünülen Cin Kalesi, 1567-1571 yılları arasında Osmanlılar tarafından yerinden sökülerek, bugünkü kale ve hendek yapılmış. Restorasyon devam ettiğinden içini göremesek de yağmura rağmen dışında bir tur atmayı ihmal etmedik. Kale ile aynı dönemde Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, Sarı Selim Camii, hamam ve diğer binalar da yapılmış. Gezdiğimiz alan o kadar büyük ki, belediyenin sitesinden bu fotoğrafı alıp size de göstermeden edemedim.

Payas, Osmanlı Devleti’nin bütün doğu seferlerinde lojistik ikmal limanı olarak kullanılmış. Evliya Çelebi de seyahatnamesinde Payas’dan detaylı bir şekilde bahsederken nüfusunun 8000 civarı olduğunu ve Payas kervansarayının yol üstündeki en lüzumlu kervansaray olduğundan bahsetmiş. Ancak Osmanlı devletinin gerilemesiyle birlikte Payas da gerilemiş ve cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusu 6000’lere kadar düşmüş.
Ancak Payas Demir Çelik fabrikasının kurulmasıyla toparlanmış ve tekrar büyümeye başlamış, şimdilerde nüfusu 35.000 civarındaymış.
Biz kervansarayın içine kurulan el sanatları çarşısında, çevre bahçelerinde dolaşmaktan çok zevk aldık. Belki daha restorasyon yeni bittiğinden, her yer faaliyete geçmemişti ama çok güzel bir iş başarılmış ve çalışmalar da devam ediyordu.
Kervansarayın yapıldığı zamanlarda Arasta yani çarşı olan kısmı gene aynı amaçla düzenlenmiş. İçinde ağırlıklı olarak geleneksel el sanatlarının yapıldığı ve satıldığı dükkânlara ağırlık verilerek, o zamanların ruhu yaşatılmaya çalışılmış.
Üstteki panoramik fotoğrafta görülen kervansaray yani eskilerin küçük odalardan oluşan otel kısmı, henüz faaliyete geçmemiş ama çevresinde gene dükkânların olduğu bir faaliyet alanı olarak kullanılacak gibi görünüyor.

Eskiden İmaret, yani fakirlere yiyecek dağıtımı için kullanılan alan ve bahçe ise restaurant olarak düzenlenmiş. Ama gene o zamanın ruhuyla yer sofralarında yemek yenecek. İmarethaneden bu tünelle geçilen arkadaki küçük bahçe ise daha da güzel bir amaca hizmet ediyor
.
Bahçe kocaman bir Türk bayrağının çevresine yapılmış minyatür bahçelerden oluşuyor ve her bir bahçe bir ilkokulun bir sınıfına tahsis edilmiş. Onlar oraya bitkiler ekmişler ve görünen o ki bakımından da onlar sorumlu.
Kervansarayın hemen arkasında Sarı Selim Camisi bulunuyor. Evliya Çelebi’nin ünlü seyahatnamesinde uzun uzun anlatılmış bu binalar. Bu da bize o dönem için ne kadar önemli olduklarını gösteriyor.
Camini bahçesinde bir şadırvan ve hemen üstünde yaşı tam olarak bilinmeyen asırlık bir zeytin ağacı bulunuyor. Evliya Çelebi’nin de burada abdest alıp hemen yanı başında namazını kıldığını düşünmek heyecanlandırıyor bizi. Belki de bizim de oturduğumuz şu kenardaki taşa oturup, notlarını tamamlamıştı kim bilir? Tarihin bilinen en eski gezgini, muhtemelen şimdi yaşasa aynı zamanda bloggerı da olurdu 🙂

Camiden çıkınca kenarda küçük kubbeli bir bina gözümüze çarptı. Bir zamanların hamamı, şimdi kafe olmuş. İlk önce üzüldük bu haline ama sonra içine girip de hikâyesini dinleyince ve çok da bozulmamış olduğunu görünce hoşumuza gitti.

Kafe işletmecisi burayı kiraladığında, yarısına kadar çöp, moloz ve hatta hayvan pisliği doluymuş. Hepsini temizlemiş toparlamış ve bu hale getirmiş. Bence büyük başarı. Bize de kahvelerimizi yudumlayıp onun hoş sohbetini dinlemek kaldı.
Akşama kadar dolaştığımız Payas’ın tarihinden günümüz Payas’ına geçiş yaparak kendimize bir tavukçu bulduk. Kızarmış tavuklarımızı mideye indirip oradan sahilde yatacak yer aramaya giderken yol kenarında bir kafe gördük. Baktık internet de var, dışarıda da yağmur yağıyor hadi gidip biraz blog yazalım dedik. 
Green Garden Cafe Restaurant‘da çaylarımızı yudumlarken bu genç kadının, bu delikanlıya oğlum diyerek bir şeyler istediğini, onun da peki anne dediğini duyunca kulaklarımıza inanamadık. Hikâyesini öğrenmek istedik.
Gülcan Hanım 1976 doğumlu, yanındaki 2017 de 26 yaşında olan oğlu ve 1.5 yaşında da torunu var. Şimdi hesaplayın bakalım kaç yaşında evlenmiş? Benden sadece 8 yaş küçük ama oğlumdan 2 yaş büyük oğlu var ve üstelik bir de babaanne olmuş. Küçük yaşta atıldığı hayatında zoru başarmış, kaderim deyip boyun eğmemiş. Şimdilerde gündemde olan çocuk gelin olgusunun canlı kanıtı olsa da sonucunun bu duruma evrilmesinden mutluluk duyduk. Tebrik ediyoruz. Onlar da bizi merak ettiler, anlattık. Gece evlerine davet ettiler ama rahatsızlık vermek istemedik.
Sahilde bir kenara çektik aracımızı. O inanılmaz yağmurun altında uyumaya çalışıyorduk ki yanımızda bir polis arabası durdu, tepe lambaları aracımızın içini aydınlattı. Biz gene kimlik vb soracaklar diye hazırlanarak kapıyı açtık, bize sadece “Ne yapıyorsunuz burada?” dediler. “Uyumaya çalışıyoruz.” “Payas’a ilk defa mı geliyorsunuz?” “Evet” deyince de “İyi geceler” deyip başka bir şey sormadan gittiler. İlginç bu Payaslılar 🙂
