Side – tarihle içiçe bir kent
43. Gün
Hava serinse, bir de karavanın değil de campervanın varsa dışarıda kahvaltı yapmak biraz sorun oluyor tabi ki. İnsanın canı çok da dışarıda yemek hazırlamak istemiyor. Ama buralar da aşırı turistik bölgeler. Yani yerli halk neredeyse yok, oteller boşalınca kapatıp gitmiş herkes. Sokaklarda in cin çift kale maç yapıyor. Bir iki açık dükkan var, bizim gibi yolunu şaşırıp gelen müşteriler kaçmasın, zaten evde oturup ne yapacağım gidip dükkana bakayım yan komşuyla iki tavla atarım mantığındalar onlar da. Kahvaltı etmek için yer de yok anlayacağınız. Yakında Ilıca diye bir yer varmış, bir dolaşalım bakalım orası denizden uzak, okul bile var demek ki yerli halk da var dedik. Veee bir açık lokanta bulduk. Çorba da var. Oh be ! Bir de muhabbet ederken mekan sahibinin abisi ile Halûk’un Van’da ilkokulda aynı sınıfta okudukları ortaya çıkmasın mı? Muhabbet uzadıkça uzadı, eski anılar tazelendi.
Ama kalkmalı artık çünkü vakit Side’yi gösteriyor. Bakalım orası ne kadar değişmiş biz görmeyeli.
Side, belki sezon dışı olmasından kaynaklı, yıllar önce gördüğüm gibi duruyor. Girişte otoparklar karşılıyor önce, sonra da bütün ihtişamıyla antik kent. Bir tarih sever “Side’yi onlarca kez gezdim ama her gezdiğimde daha önce hiç fark etmediğim başka bir detay gördüm” diyor. Çok haklı. Öylesine yayılmış çevreye, bazı yerler restore edilmiş bazıları hala ilgi bekliyor. Kimi yerleri otlar bürümüş ilk defa siz girmişsiniz gibi hissediyorsunuz, kimisi ise saygısız ziyaretçilerin, yazı ve çöpleriyle kirlenmiş, içiniz acıyor. Bazen hayal gücünüzü çalıştırıp bu bir ev galiba, şurası mutfak, burası yatak odası diye tahminlerde bulunuyorsunuz, bazen de yanlarındaki yazılardan detayları öğreniyorsunuz.
Aracımızı park edip yürürken önce Nymphaeum, yani anıtsal çeşme karşılıyor bizi. “Deniz Ticaretinin Başlaması Bayramı” kutlamalarından önce tören alayının önünde toplandığı, sonra sütunlu yoldan ilerleyerek tiyatroya uğrayıp, yolun sonunda limandaki Apollon ve Athena tapınaklarına kadar ilerlediği yer burası.
Biz de aynı yolu izliyoruz. Sütunlu yolun her iki kenarında küçük, bitişik nizam yapılmış dükkan kalıntılarının önünden geçtik. Tiyatro uzaktan göründü ama öncesinde solda kocaman, restorasyonu hala devam eden bir alan var.
Burası ticari agora alanı. Tam ortasında bir tapınak, çevresinde bir stoa (sütunlarla çevrili galeri) onun da dış kısımlarında dükkanlar bulunuyor. Agoranın hemen yanında Vespasianus anıtı bulunuyor. Bir zamanlar bu nişin ortasında imparator Vespanius’un heykeli duruyormuş. Çeşme olarak da kullanılmış. Anıtın hemen karşısında da müzeye dönüştürülen agoranın hamamı bulunuyor.
Müzedeki eserlerin çoğu Arif Müfid Mansel tarafından Side Antik kentinden çıkartılmış eserlerden oluşuyor. Kendisi Türkiye’de arkeolog olmadığı için Atatürk tarafından yurtdışına burslu olarak gönderilen dört öğrenciden biriymiş. Çıkartılan heykel, kabartma ve tarihi eserlerin depolardan çıkartılıp, ziyan olmasını engellemek amacıyla bu hamamın restorasyonunu tamamlayıp, korumaya almış. Hamam ayrı güzel, eserler ayrı güzel, ne tarafa bakacağımızı şaşırdık.
Müzeden de çıkınca sıra tiyatroya geldi sonunda. Side tiyatrosu Anadolu’nun en etkileyici yapılarından biridir. Diğer antik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun arkasının yaslanacağı bir tepe olmadığından, bina çok üstün bir mimari teknikle yüksek kemerlere dayandırılmıştır. Bu yapı şekli bütün Doğu Akdeniz’de tektir. Ms. 2. yy da kurulan bina daha sonra Roma döneminde gladyatör savaşları için, Bizans döneminde de Hristiyan ayinleri için kullanılmıştır.
Tiyatrodan çıkınca, Side’nin çarşısından geçip sahile ulaşılıyor. Dükkanlar bir veya iki katlı, sokaklar bize bu sakinlikte sevimli göründü. Sahile inince Antalya ordu evinden aldığımız ve yemeği unuttuğumuz pastalarımızı yedik denizi seyrederek, biraz ayaklarımızı dinlendirdik bu arada. Sonra da Apollon Tapınağı’na yollandık.
Apollon ve Athena şehrin baş tanrılarıymış, ama Apollon Side için daha önemliymiş. Tapınak sütunları özellikle gün batımında muhteşem görünüyor. Denk getirmeye çalışın.
Arabamız şehrin en başında olduğundan dönüş yolunu ana cadde yerine antik şehrin ara sokaklarından yaptık. Karşımıza bizans hastanesi çıktı önce. Bina iki katlı ve aradaki bağlantıyı sağlayan geçişin yıkılan kısımda olduğu sanılıyormuş. Aslında tam olarak ne olduğu belli olmasa da Selçuklu döneminin şifahanelerinin yapısına benzediğinden hastahane olarak yapıldığı tahmin edilmiş.
Hastahanenin de arkalarından devam edince, evlerin olduğu bölgeden geçiliyor. Sonra da geniş bir yoldan geziye ilk başladığımız noktaya vardık.
Side’nin tarihinin Bronz Çağı kavimlerinden Luvilere dayandığı söylenmektedir. Mö. 540 da Pers egemenliğine giren şehir, daha sonra Büyük İskender egemenliğine girmiş, onun da arkasından defalarca el değiştiren şehir sonunda Roma İmparatorluğu egemenliğinde kendini bulmuş, zenginleşmiş ve Roma’nın bölgede üssü haline gelmiştir. Bizans döneminde de önemini koruyan kent, Arap akınları sırasında küçülmüş ve Selçuklu egemenliğinden sonra da tamamen terk edilmiştir.
19. yy sonunda Girit’den kaçan ailelerden bazıları Side’ye yerleştirilmiş ve şehirde hareket tekrar başlamıştır.
Bu kocaman antik kenti ve içine yayılmış modern kenti elimizden geldiğince gezmek bizi çok yordu ama buralarda da kalmak istemedik ve Manavgat’a doğru devam ettik yola.
Titreyen göl yakınlarında küçücük bir alabalık çiftliği gözümüze çarptı. “Balık satıyormusunuz ?” sorusuna olumlu cevap alınca, hem de tanesinin sadece 2,5 tl olduğunu öğrenince hemen dört tane alıp temizlettirdik. Karşısındaki piknik alanına girdik ve kendimize balık ziyafeti çektik. Piknik alanına bayıldık. her masanın üstü kapalı, aydınlatması var, prizi var, yan tarafında sabit mangalları var. Çöp ve küller için ayrı ayrı toplama alanları, duş ve wc leri var. Ama saat daha erken, internet kotamız da bitmek üzere, merkeze gidip bir yerde kahve içelim dedik. 
Balıktan sonra tatlı iyi gider deyip birer de pasta söyledik. Şu sunumların tatlılığına bakar mısınız? Bol internetli, pastalı ve kahveli bir gece geçirdik. Bir de film seyrettik bilgisayarımızdan. Sonra da çıkarken gece kalabileceğimizi öğrendiğimiz piknik alanına geri dönüp, bekçilerin güvenliğinde yakındaki tuvaletlerin rahatlığıyla uyuduk.
