Tekirova-Çamyuva
31.GÜN

Kahvaltı için Tekirova iyi fikirmiş gibi göründü. Çünkü Çıralı’da açık yer yok, Hüseyin’de de kahvaltı yok. Aslında gitsek bize çay verir, biz de malzemelerimizle kahvaltı ederdik, ama daha fazla zahmet vermek istemedik ona da. Yola devam edelim dedik ve Tekirova tabelasını görünce kırdık direksiyonu. Tekirova girişinde Atatürk heykeli karşıladı bizi bütün heybetiyle. Ben de yapıştım eline geri gel bizi neden bıraktın bak şu halimize diye..
Sonra bir kahvehane bulduk, karşıdaki dağda mevsimin ilk karı da göründüğünden hava iyice soğumuş, onlar da sobayı yakmış. Aslında kendi kahvaltımızı yemeyi planlıyorduk ama tost yapıyorlarmış, hadi yiyelim dedik. Meğerse yarım ekmekten yapıyorlarmış.
Kocaman tostlarımızı yiyip çaylarımızı içerken ısındık. Tekirova sakinlerinin kendi aralarında yaptığı tatlı atışmaları dinledik 🙂

Karnımız doyup ısınınca Panoramik Tekirova turu yaptık. Otellerden dolayı fazla nefes alacak yer kalmayan, kış aylarında hayalet şehirlere dönen yerlerden burası da.
Heryer kapalı, otellerin önünde güvenlik görevlilerinden başka kimse yok. Açık olan birkaç turistik dükkan da belli ki evde canı sıkılıp, belki harçlık çıkar diye buralara takılanlar.
Bir tatil köyü gördük gerçekten terkedilmiş. Kapısı açıktı dolaştık. İnanılmaz bir hayal gücünün eseri, çocuklar için bir cennet. Neden terkedilmiş, neler olmuş anlamadık. Ama muhteşem bir yermiş bir zamanlar ve maalesef harabeye dönmüş.
Phaselis‘e gitmek üzere çıkarken Tekirova yazısını görünce hemen bir fotoğraf çekelim de geldiğimiz belli olsun dedik.

Phaselis‘in MÖ. 7. yy da Rodos’lu kolonistlerce kurulduğu söyleniyor. Efsaneye göre Phaselis’e gelen kolonistler orada gördükleri çobana yarımadayı beğendiklerini ve satınalmak istediklerini söyleyip, karşılığında arpa ekmeği mi yoksa kurutulmuş balık mı istediğini sormuşlar. Çoban kurutulmuş balık isteyince de kenti kurmaya başlamışlar.
Kent üç tane limana sahip. Phaselis sikkeleri üzerindeki gemi betimlemeleri buranın zamanının çok önemli bir limanı olduğunu gösteriyormuş zaten.
Kent Phamfilya ve Likya arasında sınır kenti olduğundan, bazı kaynaklarda birine bazılarında diğerine ait gösteriliyor.
Ancak bu zengin dönemde ticari gemicilerin getirdiği sıtma salgınları ve yaban arılarının saldırılarıyla sıkıntılı günler geçirmiş. Bir süre Bizans egemenliğinde de kalan kent Selçukluların egemenliğine girdikten bir süre sonra önemini yitirmiş ve yavaş yavaş terkedilmiş.
Şehre girişte tepedeki kaynaklardan şehre su sağlayan kemerlerin kalıntıları görülüyor. Oldukça sağlam kalan büyük yoldan ilerlerken iki tane hamam kalıntısı görülüyor. Özellikle küçük hamamın iç yapısı çok sağlam kaldığından Roma hamam ısıtma ve çalışması hakkında çok fazla bilgi veriyor.Hamam kalıntılarını gezerken kulağımıza bizi sihirli bir şekilde kendine çeken bir keman sesi çalındı. Sesi takip ederek antik kentin tiyatrosunun kapısından girince, keman sesinin kaynağına ulaştık.
“Beğendiğim yerde çalarım.” Sloganı ile çeşitli yerlerde çalan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası müzisyenlerinden Nevzat Kalender Phaselis tiyatrosunu beğenmiş ve orada çalıyordu.
Bu muhteşem müziği dinledikten sonra kapanmak üzere olan Phaselisin plajlarını gezdik biraz.
Phaselis‘de üç liman olduğunu söylemiştik. Bu üç limanın üçünde de ayrı ayrı denize girilebiliyor. Biri çakıl taşlı, diğerleri incecik kumlu bu plajlar insanı kendine çekiyor ama biz hasta olmayı göze alamadık ve uzaktan seyretmekle yetindik. denize girme işini de yaza bıraktık artık.
Burası o kadar hoşımıza gitti ki gece kalabilir miyiz diye sorduk. Burada kalabilirsiniz ama dış kapılar kapanıyor gece çıkmak isterseniz çıkamazsınız deyince görevli, şimdiye kadar olmadı ama bu gece birşey olacağı tutarsa diye kendimize başka yer bulmaya çıktık.
Çamyuva sahilinde yazlık sitelerin önünde kocaman bir çam ağacının önünde masamızı ve ocağımızı kurup, kendimize sucuk ekmek ziyafeti çektik. Başımıza üşüşen sitenin aç kedilerine de, artık akıllandığımızdan, aldığımız kuru mamalarla ziyafet verdik.
Sonra yıldızların altında kahve keyfi, kitap okuma ve uyku….
