Beldibi ve Antalya
34. GÜN
Sabah uyanır uyanmaz geri döndük Beldibi’ne. Çünkü Beldibi Mağarası varsa bulmalıydık. Kaç kişiye sorduk, yok bilmiyorlar. Sonunda yürüyüşten gelen yaşlı bir bey gördük son bir şansımızı deneyelim dedik. Şurada kapalı yol var, onun sonunda tünel, tünele girmeyin sağ tarafına yürüyün göreceksiniz dedi.
Evet işte oradalar. Kullanım süresini doldurmuş ve kapatılmış tünelin dış tarafında. Tarihi değerlerini korumayı beceremeyen ülkemde tünel yaparken tedbir alınmadığı için zayıflamış, sonra doğa şartlarıyla çökmüş bir mağaranın dışında. Sözde korumaya alınmış, ama artık korumaları da kırılmış.
Ağaçların altında, denize yukarıdan bakan bir kaya altı sığınağı aslında burası. Mağara devri insanının sığındığı, yaşadığı dönemi kendine göre resimlediği duvarlarıyla. Yontmataş devrinden cilalı taş devrine geçişte kullanılmış. Duvarlarına demir oksitle, yaban keçisi ve insan motifleri çizilmiş. Düşünsenize on binlerce yıl önce burada bir aile yaşamış, avlanmış, av olmamak için saklanmış. Ateşin bile yeni yeni keşfedildiği çağlarda bir yolunu bulmuş, duvarlara çizdiği resimlerle kendini ifade etmiş, izlerini bu güne kadar ulaştırmayı başarmış. Ama biz onları saklamayı, sakınmayı beceremiyoruz.
Çok isterdim orasını kiralayıp doğayı tahrip etmeyecek bir mobil kafe yerleştirerek, ortalığı temizleyip bakımı yapıp, yollara bir iki tabela koymayı “yontma taş insanının sizlere bıraktığı mesajları gördünüz mü?” diye. Eminim bizim yüzüne bakmadığımız bu yerler turist dolar taşar. Ama biz yapınca kıymete biner, önümüze bir sürü prosedür dizilir, gene de uzun uğraş ve paralar sonucu izin almayı başarırsak bu sefer de bahane bulunur cezalar kesilir ve hatta kapatmak için uğraşılır.
O resimlere dokunmaya bile kıyamadım heyecanla, ama ortamın perişanlığının hüznüyle ayrıldık oradan. Burada karavanla kamp yapılabilir mi acaba ?
Neyse karnımız acıktı artık bi kahvaltıyı hak ettik. Bir gün önce kalacak yer ararken tabelasını gördüğümüz Küçük Çaltıcak’a bir bakalım dedik. Güzel bir piknik alanı ve plaj. Bir aile yeni devir almış, temizleyip toparlamaya çalışıyorlar. Bulaşık yıkama alanları, tuvaletleri eski ama tertemizdi. Küçük bir de bakkal tarzı bir yer açmışlar. Ekmek aldık, malzemelerimiz zaten yanımızda, piknik havasında kahvaltımızı yaptık.
Evet artık istikamet Antalya merkez. Bizi bitmeyecekmiş gibi uzun sahiliyle Konyaaltı karşıladı. Yazın adım atılacak yer olmayan plajlar Bizim gibi zamansız gezginlere ve Antalya halkına kalmış durumda. İnsanlar kumlarda denizin tadını çıkarıyor, kimi termosunu getirmiş çayını, kahvesini içiyor, kimi çocuğuyla top oynuyor. Sakin ve güzel bir ortam.
Bizim burada hedefimiz Antalya Orduevi. Bir kaç gün kalıp, Antalya çevresini oradan gezmeyi planlıyoruz. Nerede acaba diye ararken, tam eski Antalya’nın göbeğinde çıkıyor karşımıza. Merkezdeki bütün tarihi yerler yürüyüş mesafesinde. Biraz uzak olanlar için kapının önünden tranvay geçiyor. Hemen yerleştik odaya ve hava kararmadan çevre keşfine çıktık acele. Aslında bir hafta burada kalmaya karar verdik, konumu görünce ve yer de olunca ama olsun duramadık.
Hemen Orduevinin 50 mt ilerisi Atatürk heykelinin olduğu meydan. Orada bir fotoğrafımız olmazsa olmaz. Sonra sırada Antalya’nın simgesi haline gelen Sultan 1. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan Yivli Minare var.
Yivli Minarenin yanındaki cami Anadolu’nun en eski çok kubbeli cami örneğiymiş. 1372-73 yıllarında kesme taş ve moloz taşla 6 kubbeli olarak yapılan caminin tabanında restorasyon sırasında bulunanlar camla korumaya alınmış olarak sergileniyor.

Hemen yanında artık sadece kapısı ve temel izlerinin bir kısmı duran Giyaseddin Keyhüsrev Medresesi var. Selçuklu beyi Atabey Armağan tarafından 1239 da devrin sultanı adına yaptırılmış.
Bunların karşısında gene 13. yy da yaptırılmış ve hala ayakta kalmayı başarabilmiş İmaret Medresesi bulunuyor. Medresenin içindeki derslikler onarımdan sonra dükkanlara dönüştürülmüş. Bu dede ve nineyi de oraya yerleştirmişler, fotoğraf için para istiyorlar.
Yola devam edip sola doğru dönünce saat kulesiyle karşılaşıyorsunuz. Kulenin yapım tarihi hakkında bilgi bulamadık ancak şimdi oyuncak müzesinde sergilenen, üzerinde çarmıhta İsa, Hz Meryem ve aziz kabartmalarının olduğu bir çan varmış bir zamanlar tepesinde. Dört cephesine tahminen 2. Abdülhamit zamanında saat eklenmiş, yakın zamanda da saatler elektronik olanlarla değiştirilmiş. İçine giriliyorsa da biz bulamadık girişi.
Yola devam edip sağa doğru dönünce, yenilenen ama tamamen turist avcısı bir yer haline gelen dönerciler çarşısı çıkıyor karşımıza. Burada yemek yemeyi başka bir akşama bırakıp yürümeye devam ediyoruz ve eski Antalya surlarından günümüze ulaşan tek kapı olan Hadrian Kapısı ile karşılaşıyoruz.
Roma İmparatoru Hadrian’ın MS.130 da Antalya’yı ziyareti sırasında yapılan kapı aynı zamanda bir Roma Şeref Takı görüntüsündedir. Üst kısmında görünen kaideler bir zamanlar burada heykellerin olduğunu göstersede, günümüze ulaşabilen olmamıştır.
Her iki yanında birer kule olan kapının sol tarafında bulunan kule orjinal Roma kulesi, sağdaki kule ise kitabesinden anlaşıldığına göre 1. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır.
Kapıya vardığımızda artık yorulduk geri dönelim ama kaleiiçinin eski sokaklarından dönelim diye düşündük ve eski sokaklarda biraz ilerleyince karşımıza bir müze çıktı !! Aslında Aya Yorgi kilisesi burası. Müzeye dönüştürülmesinin romantik bir hikayesi var. Kilise bir pamuk deposu olarak kullanılırken, 1991’de burada bir müze yapma isteği olan Suna Kıraç’a eşi İnan Kıraç tarafından 50. doğumgünü hediyesi olarak alınmış. Restore edildikten sonra çanakkale seramikleri koleksiyonu sergisine ev sahipliği yapmaya başlamış. bu arada yanındaki ev de restore edilerek eski Antalya gelenekleriyle canlandırmalar yapılmış ve eski Antalya fotoğrafları sergisi açılmış.
Hepsi harikaydı ama tam çıkmak üzereyken kilisenin üst katından ses geldiğini fark ettik ve biz de çıktık. İşte o sergiye bayıldım ben. Camekanların içinde eski sokak satıcılarının minyatür heykelcikleri yapılmış. Her biri birbirinden detaylı ve güzel. Fotoğraflar çok güzel çıkmadı camekanlar nedeniyle ama gene de anlaşılıyor. Ayrıca bunların tam karşısındaki yer de alınarak Akdeniz Medeniyetleri araştırma merkezi de kurulmuş. Biz gittiğimizde kapalıydı sonra gene gelelim dedik ama unuttuk !!!


Artık çok yorulmuştuk ama kale içinin restore edilmiş binalarını, güzel sokaklarını seyrederek yürürken yol hemen bitiverdi. Yıllar öncesinin mezbelelik yerleri çok güzel restore edilmiş, kafe, restoranlar yapılmış, sanat dükkanları açılmış. Tarihi binalar ortaya çıkarılmış. Sadece yürüyüş yapmak bile çok zevkli.
Antalya Orduevi diğer gittiğimiz yerlerden farklı biraz. bahçesinde fastfood alanı, içeride güzel bir pastanesi, sulu yemekler için bir lokantası ve ayrıca bir alacarte restoranı var. İlk akşam için sulu yemek yemeğe karar verdik. Sonra da pastaneden birkaç birşey alıp odamıza çıktık. Bu yorgunluğun ardından mis gibi duşlarımızı da alıp uzun zaman sonra biraz tv izleyip hemen yattık. 😉
