Ovabükü’nde sabah
12. GÜN
Ovabükü gibi güzel bir yer bulmuşuz, arabamız sakız ağacının miz kokusunun altında , deniz önümüzde, yan tarafta karavancı komşularımızla muhabbet var. Gülbahar Hanım da eşi ve annesiyle zeytin toplamaya gitti.
Ayrılmak istemedi canımız.
Hemen kahvaltı soframızı kurduk. Zaten sistem hazır. Masa aşağı inince bir taraftan su bidonu diğer taraftan tüp yeri kullanıma açılıyor.
Kahvaltılıklarımız mini buzdolabımızın içinde, tabak çanak sepetimizde. Karavandan tek eksiğimiz tuvalet ve duş, biraz da alan :).
Eh bu rahatlıkta ve güzel havada kahvaltının pazar kahvaltısı kıvamında olması lazım dedik. Peynirli yumurtamızı yaptık, domates salatalığımızı doğradık, diğer malzemelerimizi de çıkarınca daha ne olsun.
Kahvaltıyı gören kedicikler de hemen sıralandılar yanımıza, Kalanlar da onların hakkı dedik.
Karavancı komşularımız, çekçek karavanlarını burada bir motelin önüne park etmişler, 2 haftada bir gelip burada denize girip motelde yemeklerini yiyorlarmış. Ama sadece denize girme amaçlı yıllardır buraya gelip gittikleri halde, 30 km yanlarındaki Knidos’u görmemişler daha.
Bize çılgın diyenler!! bu daha çılgınca geldi bize. Dalaman’a uçakla gelseler bile buraya ulaşmak nereden baksanız 170-180 km civarı. İki haftada bir gelip sadece haftasonu kalıp gitmek için bana çekilmez geldi. Biz günlük 30 km yolumuzla mutluyuz :).
Ovabükü çok sevimli bir yer. Küçük, yeşillikler içinde moteller, pansiyonlar. Deniz çok güzel. Biraz yan taraflardaki koyları da gezelim istedik.
O kadar küçük koylar var ki arkasına birkaç ev, ya da sadece bir tatil köyü kondurulmuş, kendi özel denizlerine giriyorlar gibi. Tatil köyü dedimse aklınıza o beş yıldızlı olanlar gelmesin. Küçük bungalovlardan oluşan topluluklar aslında.
Sonunda deniz kıyısından ayrılıp, herkesin anlata anlata bitiremediği Datça pazarını da görüp öyle çıkalım dedik dönüş yoluna.
Pazarda herşey tazecik. O çok sevdiğim hep aklımda olan çekirdeksiz pembe narlardan da bulduk. Meyvelerimizi, domates salatalığımızı stokladık. Sezon dışı olduğundan küçüktü pazar ama methettikleri kadar tazeydi herşey.
Datça dönüşünde giderken fark etmediğimiz bu evleri gördük. Bunlar Türk insanının her türlü duruma kendini uydurabilmesinin en açık örneğiydi.
Onlar da büyük, bazıları iki odalı, banyo tuvalet ve mutfaklı evler yapmışlar. Altına da tekerlekleri takınca, buyrun işte sit alanına yerleştirmeye uygun evler çıkmış ortaya. Bazıları küçük gerçekten karavan gibi , onlar bungalov gibi kullanılmak üzere alınıyorlar ve kiraya veriliyorlarmış.
Kanalizasyonu da koyacağın yere kazacağın çukura bağlayıp, çatısına da güneş enerjisi koydun mu, bir de su deposu , işte herşey tamam. Aklımızda bulunsun lazım olur belki !!
Yola devam ederken Aktur’a uğrayıp pazardan aldığımız üzümlerle bir mini piknik yapmayı ihmal etmedik. Sonra orası senin burası benim, burada kalınmaz , burası fazla yol üstü derken Selimiye’nin ışıkları göründü uzaktan.
İçine girip bir tur atalım dedik, ve normalde yazın taşıt girmeyen bir alana girmiş bulunduk. Baktık tesis kapalı, yazın üzerinde masaların olduğu iskelecik boş, deniz sakin.
Hemen yerleşiverdik oraya. Gece deniz yükselse bizim arabanın tekne olarak görevine devam edeceği kadar yakın hemde.
Işığımızı iplere asıp, masamızı iskeleye kurunca, bu ılık havada, sakin denizin üzerinde, göl kadar durgun denizde yatların ve karşımızda da Selimiye evlerinin ışıklarıyla en romantik yemeğimizi yedik.

Kahvelerimizi yudumlayıp gezginliğin tadını dibine kadar çıkarttıktan sonra biraz yürüyüş yapalım dedik.
Bir çiftin mutlu sokak düğününe rastladık. Boş dükkanlara baktık. Yıldızlar, dalga sesleri, biz ve Selimiye’nin yerli halkı.
Bizim gibi sakinlik severler için ideal tatil zamanı.
