Sapadere Kanyonu..
49. Gün
Akşam kaldığımız benzin istasyonunda bize gösterilen yer 5 yıldızlı otel süiti gibi geldi. Bize özel tuvalet ve azıcık hava sıcak olsa duş yapabileceğimiz imkan bile vardı. Bazen ‘mızmızlık’ da işe yarıyor.???!!! Sabah bulunduğumuz köyde bir minik dükkanda kocaman tostlarımızı yedik, çaylarımızı içtik. Köy halkının birbirleriyle muhabbetlerini dinledik. Düştük Sapadere yoluna.
Sapadere Kanyonu 2008 yılına kadar sadece yerli halk tarafından bilinen gerçekten de sapa bir yerde. Kenarları korkuluklu ahşap bir yol yapılarak 350 mt lik bir bölümü ziyarete açılmış. Bu yolun sağ ve sol taraflarında kayaların oluşturduğu, kanyonun içinden akan suyun minik şelalelerle doldurduğu doğal havuzlar var. Suyun sıcaklığı yaz kış 0-12 derece arasında değişiyormuş. Bu nedenle özellikle sıcak yaz günlerinde çok rağbet gören bir gezi alanı. Hava bu kadar serin olmasa ben de girmeyi çok isterdim. Kayaların arasında gördüğüm kardelene de bayıldım. Sanırım kışmevsiminin burada açan ilk kardeleniydi.
Aslında akşam bize gezme izni vermemelerine hala anlam veremiyoruz. Bu soğukta suya giremezdik, yürünecek alan zaten 350 mt. gidip gelmek 10-15 dk sürer hele ki acele ederken. Neyse kaldığımız yer güzeldi ama boşuna 30 km yol yaptık diye düşünürken Sapadere Kanyonu’nun biraz ilerisinde çok şirin bir kır restaurantı bulduk.
Buranın işletmesi de sanırım mağara ve kanyonla aynı kişiye ait ama, burada çalışanlar daha sevimli ve insan canlısıydılar. Üst katı da gezin dediler bize. Üst katta bir doğal ipek dokuma tezgahı kurmuşlar ve bu tezgahta dokudukları şalları da satıyorlar. Hepsi de çok güzeldi ama benim gibi bir gezenti için gereksiz bir lüks olacaktı o nedenle almamayı tercih ettim. Bahçedeki, dereye uzanan balkonda biraz oturup sonra dün gece gördüğümüz mağaraya yöneldik.
“Cüceler Mağarası” Adının hikayesi maalesef çok hoş değil. 1900 lü yıllarda ailesinden şiddet gören bir cüce kaçarak bu mağaraya saklanmış ve burada yaşamaya başlamış. Onu gören bir çoban, merak içindeki ailesine haber vermiş, ama o günden sonra mağara cüce veya cüceler mağarası olarak anılmış.
Burası Antalya genelindeki mağaralar gibi sarkıt ve dikitlerle oluşmuş, büyük bir galeri ve ona bağlı daha küçük odacıklar şeklinde bir mağara. Belki odalardan da çok dar tünellerle başka yerlere gidiyor olabilir ama sürünerek geçilebilecek kadar darlardı.
Mağaranın bekçisi de çok sevimli biri, çevredeki kedilerle ilgileniyor. Motorsikletinin arkasındaki dürbünle ilgilenen Halûk’a çevredeki yerleri gösterip baksana dedi. Durur mu bizimki 🙂 ?
Mağaradan sonra köyün olduğu yere geri dönüp, gördüğümüz hayvan barınağına yöneldik. Belki aracımızda bizimle birlikte seyahat edebilecek bir minik can bulabiliriz diye. Hepsi çok güzellerdi ama bizim küçük arabamızda bizimle sürekli seyahat etmek için fazla büyüklerdi. Onları alıp sonra hevesleri geçince atan insanlara epeyce saydırdıktan sonra sahil yolundan doğuya doğru devam ettik.
Antalya’da en çok bulunan bir yer yol kenarında bizi bekliyordu. Bir antik kent. Adını ilk defa duyduğumuz bu antik kent “Aytap (Iotape) Antik Kenti “ydi. Burası adını Kommagene Kralı 4. Antiochos’un karısı Iotape’den almış.
Yapıların çoğu tahrip olmuş, bir kısmı karayolunun altında kalmış, ama hala küçük bir kilise ve hamam binası ayırt edilebiliyor. Aşağıda küçük bir limanı olan kent sanırım antik kent bolluğundan kendi haline terk edilmiş. Yurt dışında olsa bir küçük taşı için müzeler yapılacak güzellikte oysa ki.
Orada bizi bir de can dostu karşıladı. Biz ona biraz yiyecek verdik o da bize rehberlik yaptı. Arabadan inip heryeri gezip geri dönene kadar hep yanımızdaydı. Ama sonra arabaya çağırınca gelmemeyi tercih etti. Anlaşılan buraları seviyor. Aslında bu kadar büyük olmasına rağmen yanımıza almayı çok isteyeceğimiz bir candı. Ama bir şekilde burada kendine baktırıyor olmalı ki, gayet sağlıklı ve karnı tok görünüyordu.
Oradan dostumuzla vedalaşıp, Gazipaşa sanayisine yollandık. Aracımızın kapısında bir sorun vardı ve içeriden zor açılıyordu. Aslında sadece WD-40 sıkarak hallettiler ama 25 tl mizi de aldılar. Ama biz de sanayinin güzel yemekçilerinden birinde ev yemeğiyle karnımızı doyurduk bu arada.
Niyetimizde Yalan Dünya Mağarasını da gezmek vardı ama kapalıydı, ve açılması için konuşabileceğimiz kimseyi bulamadık maalesef. Orayı da başka bir geziye bıraktık mecburen.
Sonra bir tabela daha gördük Selinus Antik Kenti. Bu komşumuzun 6 yaşındaki kızı, bizim küçük arkadaşımız Selin’in şehriydi galiba 🙂 Hatta kesin diyebilirim tam onun gibi yaramaz bir yer. Yukarı 650 basamak dimdik merdivenlerden çıktık, orada bir kentin tamamı var sanarak. Tepede gördüğümüz kaleye kadar devam eder sanıyorduk yol. Ama hayır ortada bir bina kalıntısına 5 mt kadar kala bitti. Taşların üzerinden zorla tırmandık binaya kadar.
Ama binada çok da görülecek birşey olmadığı gibi, bir açıklama da yoktu. Üstelik de kaleye 30 mt civarı yükseklikte ve dimdik, taşlardan oluşan bir mesafe vardı. Ben çıkalım dedim, Halûk düşeriz dedi.
Ama benim keçiliğim tuttu ve düşe kalka, kah iki elimi de kullanarak kah biraz kayıp düşerek inat ettim ve çıktım en yukarı. Manzara muhteşem ! Kenarda 2 mt kadar genişlikte yürüyüş alanı ve korkuluklar, aşağısı uçurum. Ama be insanlar buraya küçücük de olsa bir yürüyüş yolu yapıp, korkulukları da koyuyorsanız, niye araya çıkılabilecek bir merdiven yapmıyorsunuz. Ben çıktım. Video ve fotoğrafları çektim güzel de nasıl ineceğim ?
Gerçekten çok zor oldu. Çoğu yerde taşlara oturup kendimi kaydırmak zorunda kaldım, yoksa bir yerimi kırmam an meselesiydi. Halûk’da çok endişelenmiş ama çıkmaya cesaret edememiş arkamdan.
Selinus Antik Klikya’nın küçük bir liman kentiymiş. Mö. 6.yy Asur kayıtlarında adı Kıbrıs’la bağlantılı olarak geçmekteymiş. Kent Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim görmüş, hatta Selçuklular zamanında da yerleşim gördüğü bazı duvarlarda bulunan islami motiflerden anlaşılmaktaymış. Biz de yol üstündeki bir duvarda gördük o kırmızı zigzaglı motifleri.
En tepedeyken gördüğümüz plaj manzarası çok cazip geldi bize, gidip bakalım hem de yemeğimizi orada yiyelim dedik. Aslında sahilde kafeler de vardı ama hiç biri güzel gelmedi bize. Yalnız Gazipaşa Belediyesi’nin otobüs durağı uygulamasına bittik. Bizim şöför de hemen atladı ben bir otobüs kullanayım diye.
Gece uyumayı düşündüğümüz yeri gözümüze kestirdik, sonra gidip Gazipaşa’yı bir gezelim dedik. Çarşının içinde gayet güzel bir yer bulduk, çayımızı kahvemizi içtik, internetten bir de film seyredip sahile geri döndük. Kapalı bir kafenin arkasına çekip aracımızı uyuduk.
