Antalya’ya şimdilik veda
50. Gün

Gazipaşa’da sabaha uyanmak keyifliydi. Önümüzdeki kocaman sahil sanki bize tahsis edilmişti. Güneş hafiften ısıtmaya başlamış, hadi o zaman yürüyüş zamanı. Sabah yürüyüşleri güzel oluyor bu gezgin zamanlarda. Vücudunuzu uyandırırken, sabahın serinliği ve sadece doğanın seslerini dinlemek de ruhunuzu canlandırıyor.
Gazipaşa sahilinin bir kısmı fotoğrafta da görülebilen ilginç kayalardan oluşuyor. Sanki sertleşmiş kum gibi görüntüsü var uzaktan bakınca ama bayağı kaya bunlar. Sanki denize girilsin diye özel yapılmışlar da zamanla bozulmuşlar gibi.
Uzun bir yürüyüşün ardından, canımız hiç arabadan tüp, çaydanlık vb çıkartmak istemedi. Bir yer bulup çayımızı alıp kahvaltı edelim dedik. Yolun sahil tarafı değil de iç tarafında bir kafe bulduk, Yörük tarzı döşenmiş, sorduk olur buyrun dedi. Biz de nevalemizi aldık, çayımızı da kafeden alıp kahvaltımızı yaptık. Hatta bize taze pişmiş sıcak lavaş da ikram ettiler biraz.
Sonra buranın sahili, plajı güzel de şehir içi ne âlemde deyip bir şehir turu yapıp, hem de dün gördüğümüz köpeğiyle Selinus’u gezen Alman kadının söylediği barınağa bir bakalım dedik. Kadın Türkiye’ye yerleşmiş, Almanya’dan destek almış ve sahipsiz köpekler için derme çatma da olsa bir barınak inşa etmiş. Bizi görünce çok sevindi, içeriyi gezdirdi ama içimizin ısınacağı, bizimle yaşamasını istediğimiz arkadaşımız burada da yoktu. Aslında tam olarak istediğimiz bir cins yok. Sadece orta veya küçük boy, mümkünse tuvalet eğitimi olan bir dost arıyoruz. Ama buradakilerin hepsi büyük. Oradan dönerken cin fikirli bir fırının önünden geçtik. Halûk’un karnı hala doymamış galiba bu ekmeği de yemeğe kalktı 🙂
Sonra düştük yollara, bakalım bugün neler çıkaracak karşımıza.
Önce muz bahçeleri çıktı önümüze, gözümüzün alabildiğine uzanan. Biz de yol kenarı satıcılarından bolca aldık ve yerli muzun tadını çıkardık. Ağaçların üzerlerindeki meyveler poşetlerin içine sokulup bağlanmış, ki genelde mavi poşetler bunlar, bu nedenle her yer mavi yeşil bahçelerle doluydu. Sonra bir tabela ilişti gözümüze “Anthiochia ad Cragum ” , bu ne ola ki? Hiç açıklama yok, neye ait olduğu belli değil. Daldık yola muz bahçelerinin arasından. Tabelanın yenisi çıktı karşımıza, yanında birkaç yıkıntıyla ama uzakta bir kale görünüyordu, biz ona bakalım dedik. Muz toplayanların, kamyonetlerin arasından gittik oraya. Evet, burası bir kale ama girmek mümkün değil. Tam anlamıyla kapı duvar, hatta duvardaki oyukta da bir baykuş, kafasını çevirerek bize bakıyor, ne arıyorsunuz der gibi. Sağa sola baktık, biraz çalıların arasından tırmanabilir miyiz diye inceledik. Yok, tırmanılır belki ama on sene önceki bedenimiz olsa ancak. Selinus’dan bile beter burası.

Tabelayı gördüğümüz yere döndük sonra. Karı koca köylü bir çift kalıntıların kenarında, bahçede çalışıyorlar. Biz aracımızı park ettik gezmeye başladık. Binaların arasında gezinirken izlendiğimizin farkındaydık ama Halûk yerde gördüğü bir şeye eğilince o bahçede çalışan köylü “hop hop ellemeyin” diye koştu geldi. “Biz bir şey yapmıyoruz da sen kimsin?” deyince başladı anlatmaya. Buranın bekçisiymiş, kenarda kalan araziyi de ekip biçiyormuş, ama zarar vermeden. Her sene buraya Nebraska Üniversitesinden öğrenciler, hocaları Prof. Dr. Michael Hoff ile geliyor ve kazı yapıyorlarmış. O da ilk kazı başladığından beri buradaymış onlarla birlikte. Neredeyse bir arkeolog kadar detay anlattı bize. Bu su dolu yer gymnasiumun havuzuymuş, kazısı yapılırken kenarlarındaki oluklardan bir sürü para çıkmış, az evvel Halûk’un eğildiği yer tapınakmış, orada çok güzel mozaikler çıkmış, şimdi üzerleri keçe onun üstü de kum kaplıymış bozulmasınlar diye. Heykeller ve çıkan diğer şeyler tepedeki ilkokulun deposunda saklanıyormuş.
O kadar güzel anlattı ki her şeyi, o kadar heyecanlı ve bilgiliydi ki bu konuda, o çalışmalar sırasında onun yerinde olmak istedim. Peki, bu kazı yapanlar bir şeyler götürmüyorlar mı dediğimde, “hayır biz varız, bir de Türkiye’den de adamlar var çıkan her şeyi yazıyorlar tek tek” dedi.
Burası Antalya’da uğradığımız son noktaydı, sonrasında Anamur’a geçiş yaptık ve karşımıza şimdiye kadar gördüğümüz en büyük antik kent çıktı. “Anamurium”
Buranın da kazıları da Toronto üniversitesi tarafından yapılmış. 1960 da başlayan kazılar 1998 e kadar sürmüş. Anamurium ilk kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte MÖ. 4.yy daki kayıtlarda adı geçmekte olan Komagene krallığına bağlı bir liman kentiymiş. Bölgedeki doğal kaynakların Kıbrıs’a ve diğer bölgelere ticaretiyle geçinen zengin bir kentmiş. Ms 260 yılında Pers istilaları sırasında bu parlak dönemi son bulan kent Ms.5.yy da İsauriallılar’ın eline geçence tekrar eski refahına kavuşmuş, bu dönemde ait kilise ve hamam kalıntıları hala görülebiliyor. Ancak bu rahatlık fazla uzun sürmemiş ne yazık ki, 7.yy da Arap akınlarından payını alan kent bundan sonra tamamen terk edilmiştir. Anamurium’un en önemli kısmı nekropol (mezarlık) kısmı. Yaklaşık 350 adet oldukça sağlam durumda mezar odası tespit edilmiştir. Mezarların içlerinden çıkanlar, ölülerin canlandıklarında kullanmaları için onlarla birlikte gömülen sevdikleri eşyalar olduğu için ve genelde iyi durumda bulundukları için, bulundukları kentin yaşamı, kültürü, gelenekleri hakkında çok detaylı bilgiler verebiliyorlar.
Biz daha yarısını bile gezemeden, antik kentin kapanma saati geldi. Zaten yağmur da başlamıştı. Nasılsa Anamur’da kalacağız yarın gene geliriz diye çıktık ve Anamur sahilinde bulunan havacılara ait askeri kampta kalmaya karar verdik. Orası da normalde kapalı olduğundan ve sadece oda hizmeti verdiklerinden yemek yoktu. Sahilde minik bir aile işletmesi bulduk, birkaç masası olan, hatta biz yemek yerken başka bir masada ailenin kızının ders çalıştığı. Tantuni ve kokoreç yapıyorlar sadece ve her ikisi de gayet lezzetliydi.
Ama hava kampı şimdiye kadar kaldığımız en kötü yerdi. Arabada kalsak daha iyiydi. Klima bozuktu çalışmıyordu, şofben tam duş alırken sıcak su vermeyi bıraktı. Aradık bugün bir şey yapamayız dediler. Arabadan kendi saç kurutma makinemizi, elektrikli battaniyemizi aldık geldik. Islak saçlarımı kurutup ısınan yatağımıza girdik ama tabi ki grip olmayı başardım.
