Çıralı ve Olympos
30. GÜN

Bütün gece hiç durmadan yağan yağmurun ardından sabah uyanınca, pürüzsüz, el değmemiş Çıralı sahilinde kısa bir yürüyüş yapalım dedik.
Akşam denizin hepten kabardığı kumların en sonuna kadar geldiği belli oluyordu. Biz de bu dümdüz sahilde ayak izlerimizi bırakıp, denizin kıyıya attığı midye kabuklarından hatıralar aldık.
Kahvaltıya akşamdan oğlumun arkadaşına davetli olunca toparlanıp yola çıktık. Ama tam yaklaşırken haber geldi maalesef bu sefer de evlerinin önündeki dere taşmış çok yağan yağmur yüzünden, onlar mahsur kalmış bizim de ulaşmamız imkansızmış.
Onlar evlerinde derenin sakinleşmesini beklerken biz de onlarla tanışmayı başka bahara bırakıp Olympos’a devam ettik.
Antik şehrin kapısına yakın, uzun zamanın kapalılığının ardından temizlik yapıp içeriyi düzenlemeye çalışan bir çiftin çalıştırdığı bir çay bahçesi gördük. İzin alıp gene kendi malzemelerimizle, çayları onlardan alıp, nefis bir kahvaltı yaptık. Bu arada güneş de yüzünü gösterip bize antik kenti gezme izni vereceğini müjdeledi.
Likya birliğinin üç oy hakkına sahip altı kentinden biri. İlk kuruluş tarihi MÖ 300 lere Helenistik devirlere denk geliyormuş. Uzun bir zaman Likya Birliğinde kaldıktan sonra Klikyalı korsanların başı Zenitekes tarafından ele geçirilmiş ve üs olarak kullanılmış.
MS 43 de kent Roma hakimiyetine geçmiş. Onarılmış, yeni binalar eklenmiş ve parlak dönemlerini yaşamaya başlamış. Nehrin iki kenarına su baskınlarını önlemek için kalın duvarlar örülmüş, araya bağlantı köprüsü yapılmış. Daha sonra Cenevizli denizciler tarafından ticari amaçlı kullanılmış ve en son Osmanlı egemenliğiyle kendi haline terk edilmiş.
Olympos kazıları Anadolu Üniversitesi tarafından yapıldığından kendimi memleketime gelmiş gibi de hissettim aslında. Ama daha yolun çok çok başındalar, o kadar çok kazı yapılacak yer var ki.
Akşam deniz çayın ağzına kum yığdığından yolun sonunu su basmıştı bu nedenle deniz kıyısı ve sahili göremedik malesef. En son anıt mezarı görüp geri dönmek zorunda kaldık.
Zaten yol da yer yer sularla kaplıydı. Biz de ormanın içinden doğru dönelim, hem giderken sular yüzünden zorlandığımız için hem de belki başka yerler görürüz dedik ki doğrusunu yapmışız. Su kanalları, lahitler, mozaikli yapıyı bu yol içinde gördük. Kazısı devam eden binayı da gördük.
Bu kadar el değmemiş gibi duran bir antik kenti daha önce hiç gezmemiştik. Bir de ağaçların arasında kaybolduğu için çoğu bina, zaman ayırıp içerilere gire çıka incelemek, keşfetmek gerekiyor.
Bitti diye geri dönerken suyun karşısında gördüğümüz binanın yanına geçilebileceğini fark ettik. Orayı da görelim, hem belki de o taraftan deniz kıyısına inebiliriz diye düşündük. İyi ki geçmişiz, karşı taraf düşündüğümüzden de büyük ve el değmemişe yakın bir alanmış. Tiyatro ve hamam diye tabelaları görünce daldık iyice ağaçların arasına. 
Yol kesinlikle çok zorlu. Taşların üstünden, çalıların arasından hoplaya zıplaya, arada düşme tehlikeleri atlatarak yola devam ettik.
Bizim için gerçekten çok ilginç bir deneyimdi. Daha önce gelindiği tabelalardan belli olduğu halde, sanki bir macera filminde gizli hazineyi arıyor gibiydik. Bir yerlerden maymunlar çıkacak diye çok bekledik ama gelmediler 🙂
Bu arada maalesef denize buradan da ulaşamadık. Yaz olsa suyun içinden giderdik ama olmadı. Burası da birkaç sene sonra tekrar gelinip ilerlemiş kazılarla ve daha kuru bir zamanda tekrar gezilecek yerler listesine alındı.
Saat epeyce ilerlemiş ama daha yemek vakti gelmemiş olunca hadi Çıralı’ya da çıkalım dedik.

Zorlu ve çook uzun, basamakları hala antik çağdaki orjinal haliyle duran bir yolu var buranın.
Chimera ya da Çıralı benim görmeyi çok istediğim yerler listesinde ön sıralardaydı bu nedenle akşam olmasına ve yolun zorluğuna rağmen çıktık. Çünkü yarın yağmur gene başlarsa bu taşlardan yukarı çıkmak mümkün görünmüyordu.
Çıralı’nın hiç sönmeyen ateşi de bir efsaneye bağlanmış tabi ki.
Ephyra kralının oğlu bir av partisinde yanlışlıkla kardeşi Belleros’u öldürür ve “Belleros’u yiyen” anlamında Bellerophontes adını alır. Babası onu Ephyra’dan sürerek Likya kralına gönderir.
Likya kralı kendisi bu genci öldürmeye kıyamayınca onu arslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu ve ağzından alevler saçan Chimera’yı öldürmeye gönderir.
Bellerophontes Peggassos adlı uçan ata binerek Chimera’yı öldürmeye gider ve onu mızrağıyla yerin yedi kat altına gömer. Ama Chimera hala alevler saçmaya devam etmektedir. İşte bu sönmeyen alevler onun yerin yedi kat dibinden hala saçmaya devam ettiği alevlerdir.
Bellerohontes’in bu başarısını kutlamak için Olympos’da bir yarışma düzenlenir. Atletler Chimera’nın ateşiyle meşalelerini yakarak Olympos‘a kadar koşarlar. Böylece ilk Olimpiyat oyunları Anadolu’da başlamış olur.


Giderken in cin top oynayan yolda artık güneş batıp hava soğumaya başlayınca bir anda kedicikler belirdi. Her biri bir ateşin başına yerleşip ısınmaya gelmişlerdi. Bütün gün gezip karınlarını doyurduktan sonra sıcacık uyuyacakları bir doğal ortam sağlamış Chimera’nın alevleri onlara. Şanslı kediler.
Biz de ısınıp karnımızı doyurmaya Hüseyin’in yerine gittik. Bir gün önce anlata anlata bitiremediği kokoreçinin tadına bakmaya ve çok sevdiğimiz çorbasıyla ısınmaya.
Hüseyin tok gözlü bir adam. Ortadaki kuzinenin üstünde çorba tenceresi. Sevdiyseniz doldurun devamını diyor. Yemekten sonra da çaydanlık aynı yerde gene. Doldur doldur iç müessesenin ikramı. Hatta sonra bahçeden topladığı portakalları veya bir gün önce ikram ettiği patatesler. Ama hesap öderken sadece iki çorba, iki ekmek arası köfte veya kokoreç parası alıyor. Gerisi ikram.
Yağmur yağmadığından müşterileri çoğalınca bütün gece masasını işgal etmeyelim diye erken çıktık bu sefer. Arabamızda biraz kitap okuyup uyuduk.
