Bir Gün, İki Antik kent
42. Gün
Sabah biraz serin bir güne uyandık. Denizin hemen dibinde, otellerin sezonu kapattığı için boşalttığı upuzun bir sahil yürüyüş için bizi bekliyordu. Eee kaçar mı bu fırsat? Sahilde bir de kırık sandalye bulunca sırayla oturup fotoğraflar çekmeyi de ihmal etmedik tabi 🙂
Kahvaltı için Belek’in içine gidelim dedik ama sezon kapandığından çok da fazla bir şey yoktu. Ama biz sabahları çorba da seviyoruz, açık bir çorbacı bulunca hemen daldık içeri. Sabah serinliğinde içimizi ısıttık. Hem de ara sıra çorba da olsa sulu gıda almakta fayda var.
Yolda ilerlerken Sillyon diye bir tabela gördük. ikimizin de adını daha önce hiç duymadığı bu antik kente doğru çevirdik arabamızın yönünü. Kendi haline bırakılmış bir kent Sillyon. Truva savaşı sonrasındaki göçler sırasında kurulduğu sanılan bir Pamfilya kenti. Mö. 333 de Büyük İskender tarafından işgal edilmiş ve buraya bir garnizon kurulmuş.
Persler döneminde de savunma kalesi olarak stratejik önemini korumaya devam etmiş.Bölgedeki en iyi korunmuş Helenistik mimari örnekler burada görülebilir. Kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla Bizans ve Selçuklular döneminde de iskan görmeye devam etmiş.
Kent henüz tam olarak turizme açılmamış, birkaç tabela dışında hazırlanmış hiç bir şey yok. Binalar muhteşem ama yanlarına gidebilmek için keçi gibi taşlar üstünde gezmeniz gerekiyor. Gerçek bir savunma şehri olduğu belli, duvarlar çok kalın, gözetleme kuleleri hala ayakta. Ayaklarımızın çıkabildiği, kondisyonumuzun elverdiği her yere tırmanmayı ihmal etmedik.
Sillyon’dan çıkıp Aspendos’a yöneliyoruz. Ama yolda başka bir tarih karşılıyor bizi. Aspendos veya Belkıs Köprüsü. Antik çağlarda Eurymedon olarak anılan Köprüçay’ın üzerine kurulmuş bu köprünün uzunluğu 225 mt, genişliği ise 4.50 – 5.70 mt arası değişiklik gösteriyor. Romalılar döneminde yapılmış, ancak sonra depremlerle yıkılmış olan köprü Selçuklular zamanında kalıntılar, üzerine 7 gözlü olarak tekrar inşa edilmiş.
Roma zamanındaki köprünün çok büyük olduğu ve altından geçen gemilerin Aspendos’a ulaştığından bahsedilirmiş. Mevcut köprünün üzerinde ise bazı dönemlerde halk pazarı kurulurmuş ve adı bu nedenle nehrin diğer adı da Köprüpazar Çayı olarak geçmektedir.
Sonunda Aspendos (Belkıs) antik kentine varabildik 🙂
Aspendos, restorasyonunun büyük kısmı bitirilmiş gibi görünen bir antik kent. Atatürk’ün buyruğuyla 1930 dan itibaren ziyarete açılan Aspendos tiyatrosunda her yıl yapılan opera ve bale festivalinin yanı sıra, zaman zaman konserler, gösteriler ve benzeri sosyal aktiviteleri yapılıyor. 17.000 kişi kapasiteli tiyatro MS 2. yy da inşa edilmiş bu tiyatro dünyanın en iyi korunmuş Roma dönemi tiyatrosu olarak biliniyor. Akustik o kadar güzel ki sahneden gelen alçak sesle konuşmalar bile en yukarılardan duyulurken, yukarıdan yapılan yüksek sesli bağırmalar bile aşağıdan zor duyuluyor.
Tiyatro binası Selçuklu zamanında kervansaray olarak kullanılmış ve duvarları Alaaddin Keykubat tarafından çinilerle süsletilmiştir.
Aspendos tiyatrosunda bizi gururlandıran çok hoş da bir deneyim yaşadık. Hindistan veya çevre ülkelerinden olduğunu tahmin ettiğimiz bir aile çok şirin bir şekilde Tarkan’ın bir şarkısını seslendiriyordu.
Aspendos’un diğer önemli yapısı da Toroslar’dan şehre su taşıyan ve hâlâ oldukça sağlam görünen su kemerleri. Bu kemerler şehrin içinde yapılmış büyük iki su sarnıcına taşıyorlar suyu, oradan da şehre dağıtılarak halkın bol taze suya kavuşması sağlanıyormuş.
Aspendos tiyatrosu ve su kemerlerinin de bir hikayesi var. Aspendos kralı kızını şehir için en faydalı işi yapan kişiyle evlendirmek ister. Sonunda uzak dağlardan şehre su taşıyan kemerler ve mükemmel akustiğiyle tiyatro kalır en faydalı işler olarak. Kral su kemerlerini tercih etse de kralın kızı tiyatroya bir daha bakması için yalvarır babasına. Kral kızını kıramaz ve tekrar bakmaya gittiğinde “kral kızını bana vermeli” diyen bir fısıltı duyar. Kral sesin sahibini arar ama göremez. Ses tabi ki yaptığı eserin aküstiğine güvenen Zeno’nun sesidir. Kralın çok hoşuna gider ve kızını mimara verir, düğünleri de bu tiyatroda yapılır.
Tiyatronun yanındaki patikadan yukarı doğru çıkıldığında, şehrin binaları çıkıyor karşımıza. İlk önce Romalıların icadı olan, dönem dönem toplumun farklı ihtiyaçları için kullanılan bazilika yer alıyor. Bazilikalar bazen mahkeme, bazen pazar kurulumu ve benzeri kullanım amaçları olan ortada geniş bir hol ve çevresinde odaların olduğu büyük binalardır.
Bazilikanın güneyinde üç tarafı dükkanlarla çevrili olan agora meydanı bulunur. Onun arkasında şu anda sadece ön duvarı ayakta kalan bir anıtsal çeşme ve değişik bir plana sahip meclis binası bulunur.En arkada da su kemerleri görünüyor. Su kemerlerine, suyun şehre dağıtılma şekline, kanalizasyon sistemlerine bakıp hayranlıkla nerede o zamanki mimarlar demekten kendimizi alamıyoruz.

İki antik kenti elimizden geldiğince gezmek bizi çok yordu, Gündoğdu sahiline yöneldik. Otellerin en sonunda kimseyi rahatsız etmeyecek bir yer bulduk kendimize. Yanımızda ton balığımız, domates salatalığımız vardı. Bir de tazecik ekmek alınca harika bir sandviç yaptık kendimize, yeme de yanında yat. Sonra sahilde yıldızların altında dalga seslerini dinleyerek kahvelerimizi içip uyuyalım dedik.
Ama ne mümkün. Otelin işgüzar güvenlik görevlileri bizim gibi sevimli ve tatlı !! bir çiftten rahatsız olup jandarmaya haber vermişler. Tam uyurken baktık dışarıda ışıklar. Jandarma yanında da golf arabasında güvenlikçiler. Kimlik kontrolümüz yapılıp, tatilyaptığımızı ve uyumak istediğimizi, buranın halka açık bir yer olduğunu söyleyince mecburen iyi geceler dileyip gittiler. Otel görevlileri peşlerinde bizi göndermeleri konusunda ısrarcı oldular ama geçerli sebepleri olamyınca yapacak birşeyleri kalmadı. Eh nasılsa güvenlik görevlilerinin gözü arabamızın üstünde artık rahatça uyuyabiliriz.
