Karina’da Şafak Vakti
3. GÜN
Karina Balık Restaurant’ da bize evini açan İbrahim Bey sabah uyandığınızda göreceğiniz manzara sizi çok şaşırtacak demişti. Gerçekten çok güzeldi ama bizi etkileyen sadece manzara olmadı. Sabah gün doğmadan uyanıp sahilde günün doğuşunu seyrederken oturduğumuz yerin hemen dibindeki denizin gün doğdukça yavaş yavaş bizden uzaklaşmasını şakın gözlerle izledik.
O kadar hızlı ve o kadar çok uzaklaştı ki kayıkların çapaları bile karada takılı kaldı. Bunu bekleyen kediler alışkın bir şekilde hemen kumlarda kalmış balıkları ve yengeçleri aramaya çıktılar.
Dümdüz, pürüzsüz ve belli ki Menderes’in akıttığı alüvyonlardan oluşan sımsıkı kumlar açıkta kaldı. Ben de gezindim üstünde, ne ayaklarıma çamur bulaştı ne de öyle çok ıslandı ayakkabılarım.

Burası yıllar öncesinden kalma bir balıkçı barınağı. Sit alanı olduğundan yeni yapılara izin verilmiyor, yalnızca eskileri onarıp kullanabiliyorlar.
Arabamızın önünde durduğu da gece bizim içinde kaldığımız bina. Belediye elektriği önce getirmiş kurdeleler keserek açılış yapmış ama sonra “Doğal Sit alanı.” olduğu akıllarına gelmiş ve direklerle gelemez yer altından döşenmeli kablolar deyip kesmişler, kabloları da toplamışlar. İyi mi?
Karina Restaurant sahipleri de çözümü güneş enerji panelleri koymakta bulmuş. Bir kere masraf etmiş, artık hep ücretsiz elektrik kullanıyorlar.
Ama hemen dibindeki jandarmaya böyle bir imkan sağlanmadığı için , birden çalışmaya başlayan jenaratör sesi sabahın sessizliğinde, huzurun sesini dinlerken bizi yerimizden zıplattı.
Burada ki binalardan birini de pansiyon olarak değerlendireceklermiş. Bence yalnızca sabahı izlemek için bile gelinir.
Ne kadar sıcak ve kendi eviniz gibi görünüyor değil mi?
Burası aynı zamanda reklamı yapılmamış bir kuş cenneti. Çeşit çeşit su kuşları uçuyor üstümüzde. Hatta önümüzden pembe bir bulut şeklinde flamingolar da geçti, fotoğraflarını çekmeye yetişemedim.
Biz Karina Gölü’nü arkamızda bırakırken güneş de yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı.
Ve Doğanbey köyü yolunda başı dumanlı tepeler !
Doğanbey, Dilek Yarımadası Milli Parkı’nın kuzey tarafından başlangıç yeri. Bir ziyaretçi tanıtım merkezi de kurmuşlar. İçinde yarımadanın büyük ve detaylı bir maketinin yanısıra, doldurulmuş kuş çeşitleri, bazı hayvanların kemikleri ve yarımada hakkında bilgiler bulabileceğiniz küçük bir de müzesi var. 
Doğanbey, 1990 lar civarında birkaç öğretim görevlisinin keşfettiği eski bir Rum köyü. O nedenle köy halkı onlardan “Enteller” diye bahsediyor :))
Bu köy 1923 de mübadele sırasında boşaltılmış ve gene aynı şekilde mübadele yoluyla gelenler onların yerine yerleştirilmiş.
Köy yolları araba için biraz zorlu olduğundan ve tarlalara da uzak olduğundan köylüler bir süre önce kendilerine aşağıda yeni bir köy kurup oraya taşınmış.
Burayı da tabi ilk önce kurtulduk yaşasın diye bayağı ucuza elden çıkartmışlar. Ama şimdi el değmiyor fiyatlara.
En iyi yanı binaların sadece orjinaline sadık kalınarak restore edilip oturulabiliyor olması. Bu da köyün güzelliğinin çirkin binalarla bozulmasını engellemiş.
Ticarethaneler de aslına sadık kalınarak onarılabiliyormuş. Yani bakkal gene bakkal, meyhane hadi en fazla restaurant, kahvehane de cafe olabiliyor. Biz de eskiden köy kahvesi olan yerde oturup bir çay içelim dedik.
Demir Bingöl bu cafenin sahibi, (Karina balıkçısının da amca oğlu! ) babasının zamanında kahvehaneymiş bu bina, karşısında da yıkıntı bir yer var orası da Rum köyüyken meyhaneymiş, yakında restaurant açacakmış orada. Çok sevimli bir yer yapmışlar. Aslında yazın turizmci olan oğlu ve gelini işletiyorlarmış burayı, ama biz gittiğimizde yoklardı.
Doğanbey köyünden ayrılıp sola döndünüz mü az ilerde Miletos tabelasını görüyorsunuz. Kaçırmayın görün orasını da.
Miletos tarihi MÖ 3500 lere cilalı taş devrine kadar uzanan bir yerleşim yeri.
Menderes nehrinin ağzında büyük bir liman kentiymiş. Yüzyıllar boyunca savaşlar ve ele geçirmelerle her zaman gözde bir yer olmaya devam etmiş. Adını aldığı Miletoslular tarafından bir ucu Sinop ve Kırım’a kadar uzanan bir deniz imparatorluğunun merkezi olmuş ve bu dönemde altın çağını yaşamış.
Çok zengin ve ihtişamlı bir şehirmiş. Büyük okullara sahipmiş.

Pek çok bilim adamı ve felsefeci yetişmiş Miletos’da. Thales, Sokrates, Platon, Aristotales çoğumuzun tanıdığı isimler. Zamanının en büyük gelişmelerini yapan ünlü matematikçiler, coğrafyacılar, bilim adamları hep Milet okullarında yetişmiş.
19.000 kişi kapasiteli tiyatronun merdivenlerini çıkarken, ya da görkemli cadde kalıntılarında dolaşırken, yüzyıllar ve hatta bin yıllar önce buralarda dolaşmış bu insanları hayal etmek , tüylerinizi diken diken ediyor.
Tarihçi herodotos’un çalışan nehir diye adlandırdığı Büyük Menderes, taşıdığı alüvyonlarını, sahil şeridini yılda yaklaşık 6 mt kadar ilerletecek kadar dolduruyormuş.
Bu zaman içerisinde bu büyük liman şehrinin ölü bir kent olmasına, Latmos Körfezinin Bafa Gölüne dönüşmesine ve hatta bir ada olan Lade adasının çorak bir tepe olarak ovanın ortasında kalmasına neden olmuş. Bu oturduğum heykel de liman anıtının bir parçasıymış.
Felsefe ve bilimi Milet’de başlatan Thales ilk çağın en önemli astronomi ve geometri bilginlerinden.
Söyledikleri hala gerçekliğini koruyan Thales’e sormuşlar : En güç şey nedir ? “Kendini tanımak” demiş. En kolay şey nedir? “Başkasına öğüt vermek“, az görülen birşey nedir ? “Zorba bir hükümdarın yaşlanmışı“, mutsuzluğa katlanmanın en kolay yolu nedir ? “Daha mutsuz düşmanların hallerine bakmak“, güzellik nereden gelir? “Yüzden değil, iyi davranışlardan gelir”.
Şimdi ki gelişmiş !! ve medeni !! çarpık kentleşmenin aksine, ilkçağ kent planlamacıları, önce oturup altyapıyı da düşünerek kent planlarını kağıt üzerinde hazırlar, hataları giderir ve sonra inşaata başlarlarmış.
Bu nedenle caddeler birbirine paralel, kenarlarda ızgara ve su giderleri var. Her bina olması gereken yerde.
Öylesine dalmışız ki gezmeye, biraz dışarı çıkmışız, dikenli böğürtlenler kestirmeden dönmemize izin vermeyince biz de yolu uzattık ve uzaktan görülen ve Milet şehrine ait olmayacağı belli olan başka bir tarihi binaya yöneldik.
Menteşoğulları zamanında yapılmış İlyas bey Camii ve Külliyesiymiş burası
Restorasyonu henüz tamamlanmamış ancak restorasyon projesi Türkiye’den ödül almış tek tarihi binaymış.
Çok iyi durumda korunmuş bir cami ve yan tarafında da medrese ve bir hamam binası var. Tuğla tavan işçiliğine hayran kaldık.
Bittiği zaman görmek lazım diye düşünüyorum.
Miletos’a kaldığımız yerden devam. Her antik kentte olduğu gibi olmazsa olmaz hamamlar burada da var. Sıcak, soğuk su havuzları, soyunma odaları, spor alanlarıyla büyük kompleks hamamlar var, küçük hamamlar var, Türk hamamları da var.
Bu şehir el değiştirdiği zamanlarda Türkler tarafından da kullanıldığından, bazı değişiklik ve eklemeler yapılmış. Tiyatro arka duvarları kale niyetine kullanılarak büyütülmüş, cami ve hamamlar eklenmiş. Alt kısma gelen geçen yolcular için bir Selçuklu Kervansarayı bile yapılmış.
Şu sıralar cafe – restaurant olarak kullanılan bu kervansarayı gezin ama sakın birşeyler yemeyin. Lezzetleri berbat, ortam 3. sınıf ama fiyatları lüks restaurant gibi ve üstelik bu da yetmiyor gibi hesaba pardon yanlışlık olmuş diye bir sürü ilave yapıyorlar. (yerseniz ). Oturduğumuza çok pişman olduk.
Karnımızı da doyurup hemen yakındaki Milet şehrinden Osmanlı zamanındaki Alman arkeologlarının yağmalamalarından geriye kalan ufak tefek eşyaların sergilendiği Milet Müzesine gittik.
Müzede antik kentlerden geriye fazla birşey kalmadığından sanırım, çevredeki bütün antik kentlerden ufak tefek şeyler sergileniyor. Benim ilgimi en çok taş devri zamanından kalma mutfak canlandırması çekti. Tabi ki canlandırma da kullanılan kap kacak ve aletler gerçekti.
Geceyi geçirmek ve Haluk’un Karina’da düşen ve kırılan telefonunu yaptırmak için yer bulabilir miyiz diye Didim’e geçtik.
Biz bir teknik servis bulabilir miyiz acaba derken Didim’in bir telefon teknik servis cenneti olduğunu keşfettik. Hemen alıp 1,5 saat sonra gayet güzel yapılmış olarak teslim ettiler. Üstelik İzmir’den daha uygun fiyata.
Biz Didim’i çok sevdik, gayet düzenli, herşeyi bulabileceğiniz haraketli bir ilçe. Didim nüfusu kışın 50.000 iken yazın 550.000 i buluyormuş. Biz bu mevsimde sevdik ama şimdi bile normal kalabalıkta olan bir yeri ilave gelen 500.000 kişi ile görmek istemediğimize inandık.
Akşam kış nedeniyle terkedilmiş yazlıkların yanında sahile park ettik arabamızı, bilgisayarımızda film seyredip günü bitirdik.
