Yumurtalık Sahili – Umarım Zehirlenmeyiz!!
62. Gün
Yeni yılın ilk gününe şırdan yiyip, Adana sokaklarında arabayla tur atarak başladıktan sonra otelimize dönüp güzel bir uyku çektik. Sabah kaç gün sonra tekrar duş bulabileceğimizden emin olmadığımızdan son tur duşlarımızı alıp, otelin yılın ilk gününe özel hazırladığı bruncha katıldık. Kahvaltımızı yaparken Facebook’dan Halûk’un kuzeninin de Adana’da olduğunu öğrendik. Burnumuzun dibindeki Burhaniye’de görüşemedik bari burada görüşelim diye eşiyle birlikte Adana’ya kayınvalidesini ziyarete gelen hala kızı Nesrin’e kahve içmeye gittik.
Yola devam ederken gene sahilden gidelim diye düşünerek haritada en yakın gördüğümüz Haylazlık Kite sahiline indik. Burası kumluk, bakir güzel bir sahil ama yılın bu zamanında tabi ki sadece bize kalmıştı.
Keşke yazın da buna yakın sakinlikte olsa, bütün yazı burada denize girerek burada geçirebilirdik.
Biraz yürüyüş ve birkaç fotoğraftan sonra devam edelim dedik.
Yolda bir otel inşaatı gördük girip bakmaya karar verdik. iyi ki de öyle yapmışız. Çok enteresan bir sahilin kenarındaydı.
Tahminimiz volkanik etkenler sonucu oluşmuş bir yer burası ve tabi ki bunun sonucu olarak gene bir döneme ev sahipliği yapmış. Merdiven kalıntıları hala duruyordu. Kaya oluşumları da çok ilginçti. Akan lavların aniden donduğu izlenimini veren dalgalanmalar bile belli oluyordu.
Yumurtalık sahilinden doğru devam ederek Ayas’a geldik hava kararmak üzereyken.
Ayas M.Ö. 4. Yüzyılın son çeyreğinde Büyük İskender’in Pers İmparatoru Dara’yı bugünkü İskenderun ile Dörtyol arasında kalan ovada mağlup etmesinden sonra İskender’in halefleri olan Makedonyalı komutanlar tarafından bir liman şehri olarak kurulmuş. Kente eski Yunancada keçi anlamına gelen Aiks sözcüğünden türetilmiş Aigeai adının verilmesinin sebebinin ise Büyük İskender’in Dara’dan bu bölgeyi aldığı savaşta, Pers ordularının üzerlerine yürürken, keçilerin boynuzlarına bağladığı meşalelerle büyük bir ordunun saldırdığı izlenimini vermesinden dolayı olduğu söylenir. 7. ve 10. yy lar arasında Bizans ve Araplar arasındaki savaşlar sırasında tamamen tahrip edilen kent 11. yy da tekrar toparlanmış, önemli bir liman kenti ve piskoposluk merkezi olmuş.
Biri karaya biri de hemen karşısındaki adaya olmak üzere iki kale inşa edilmiş. Memluklar tarafından defalarca saldırıya uğrayıp tekrar tekrar tamir görmüş. Kalelerin yapımında antik kentin taşları sütunları, siyah ve beyaz mermerler ve çevreden toplanan taşlar kullanılmış. Çok aceleyle ve çokta özenle yapılmadığı düşünülüyor.

ilçenin meydanına küçük bir anfi tiyatro ve ortasına da güzel bir mozaik çalışması yapılmış.
Yağmur hafiften atıştırmaya başlayıp bizim de karnımız da iyice acıktığı sırada, balıkçı barınağının yakınında birkaç balıkçı gördük. En eli yüzü düzgün görünenine girdik. Sabo’nun yeri! Balık taze dedi ama nedense bize tadı çok iyi gelmedi. Umarım zehirlenmeyiz diye düşündük. Bu yazıyı neredeyse 15 ay sonra yazabildiğimize göre şansımız yaver gitmiş 🙂
Yemekten sonra ilçenin kalan kısımlarını gezmeye çıktık arabayla. Hem de geceleme için yer bakınalım dedik. Bu tarihi bölgenin diğer tarafına büyük inşaat çalışmaları ve siteler yapılmaya başlanmış, onlara baktık ama gene de çok güvenli gelmediğinden bir benzinlikte geceleme kararı aldık. İzin alıp yağmurun tavanımıza vururken çıkardığı sesleri dinleyerek uyuduk.
