Kaplıca da lazım…
18. GÜN
Marmaris’te kahvaltımızı yaptıktan sonra artık yola çıkma zamanı geldi dedik. Navigasyonumuz bize Aksaz tarafından da yol olduğunu gösterince işimize geldi, çünkü Aksaz Askeri lojmanlarının kantini normal marketlerden çok daha ucuz ve biz oradan yararlanabiliyoruz.
Malesef lojmanların diğer tarafındaki yol kapalıymış. Dalyan’a gitmek için kullanamadık ama marketten dolabımızı birkaç günlük doldurduk.
Hedefte Dalyan vardı ama biz gezginiz yol nerede dur derse dururuz, acelemiz yok. Yolda Sultaniye kaplıca ve çamur banyoları yazısını görünce bir bakalım dedik. Burası Köyceğiz gölü kenarına kurulmuş, kükürtlü sularıyla ve çamur banyosuyla meşhur bir kaplıcaymış. Hatta favori dizilerimizden birinin bir sahnesinin burada çekildiğini de fark ettik girince.
Üstte görülen kadın erkek karışık, yandaki de yalnızca kadınlar için yapılmış olan havuz. İnanılmaz kükürt kokuyor. Ayrıca bir tane daha açık havuzu, bir de çamur banyosu var.
Ben bel ağrımın iyice fazlalaşmaması için kapalı havuzu denemek istedim. Önce yuvarlak havuza girdim. Su harika ve daha girer girmez vücudunuzun rahatladığını hissediyorsunuz. Sonra bomboş olan kadınlar havuzuna girip çıkınca da duş almadan giyindim ve yola devam ettik.
Bu arada aklınızda olsun Sultaniye’de suya girecekseniz üzerinizde gümüş bir şey bulundurmamak gerekiyormuş, gümüş alyansımın kararma hızını gözümle bile izleyebildim.
Dedim ya hedef Dalyan ama yol nereye götürürse diye. Yol bizi bu kez Kaunos‘a götürdü.
Burası özel bir şehir. Karyalılar ve Likyalılar’dan farklı olarak, yerli Anadolu insanlarının kurduğu, kendine bağlı şehir ve köyleri de içine alan bağımsız bir bölgeymiş.
Farklılığı dilleri, adetleri ve yalnızca kendilerine ait tanrılarının olmasından ve ayrıca isminin diğerlerine benzememesinden ve buradan çıkan arkeolojik buluntulardan anlaşılıyormuş. Ancak ileriki çağlarda önce Karya ve daha sonra da Likya ve Roma egemenliklerine de girmiş bir kentmiş. Gittiğimizde aslında kapalıydı, hiç bir görevli ya da bekçi yoktu ortalarda. Biz de gönlümüze göre gezdik. Ama tarihi eser kaçakçılığının nasıl yapıldığının da açık bir örneğini görmüş olduk.
Palaestra meydanı ve onun merkezindeki Anadolu’nun en eski kiliselerinden biri olan kilise kalıntıları ilk gördüklerimizdi . İçlerindeki mozaikler öylece açıkta duruyordu. Çalınmaması tamamen şans sanırım.
Onların yanıbaşında yuvarlak yapı var. Burası üç basamaklı üzerinde başka bir binanın olmadığı kalıntılardan belli olan, konum olarak su kanalları dahil kentin tamamının görülebildiği bir yere yerleştirilmiş bir yer.
Basamaklar üzerindeki yivler, daire çizimleri, bu dairelere teğet yapılan çizimler, bu çizgilerle uyumlu diğer işaretler bu yapının bir çeşit ölçüm istasyonu olduğuna işaret ediyormuş.
Bu antik çeşme de MÖ. 300 yıllarında yapılmış. Kalıntıları 1969 da bulunmuş, sonra da restore edilmiş. Anıtsal bir çeşmeymiş. Önünde de bir havuz var. Çeşmenin doğu duvarı üzerinde, limanın artık dolmaya başladığı dönemlerde, ticareti teşvik amaçlı yazılmış bir gümrük nizamnamesi bulunuyor.

Arka tarafta kalıntıların üzerinde koşuşturan bu iki tatlı keçi objektifimizden kaçamadı ama.
Beni en heyecanlandıran, içeri girilmesin diye kenarlara çit konmuş yeni açılan kazı alanı oldu. Hazır bekçi yok diye görmek için hoplayıp, zıplayıp oradan oraya atlarken düştüm ve telefonumu kırılmaktan kıl payı kurtardım.
Burası şehrin uydu görüntülerinde bile toprak alan olarak görülüyor. Belli ki çok yeni gün ışığına çıkmış, ama daha ziyarete açılmamış. Tabelalar konmamış, hiç bir bilgi yok. Büyük ihtimalle şehrin esas yaşam alanı, yani evlerin bulunduğu bölge.

Fotografta da görüldüğü gibi aslında iki şehir üstüste. Altta büyük mermer bloklardan oluşmuş yapılar veya belki de yol varmış. Üstüne başka bir çağda evler yapılmış devşirme taşlar ve çevredeki doğal taşlarla.
Beni bile bu kadar heyecanlandırıyorsa bunlar, arkeologların buralarda kazı yaparken binlerce yıl önceki insanların kullandıkları yerlere çağlar sonra ilk dokunan olmalarının verdiği hissi düşünemiyorum bile.
Artık geri yukarı çıkma zamanımız geldi, inerken görmediğimiz Roma hamamını da inceleyip, forograflarımızı çektikten sonra artık gece için yer arama zamanımız gelmişti. Aslında Kaunos tam da kalınacak bir yerdi. Sakin, ışıklandırılmış, tuvalet de var. Ama gündüz, in cin top oynayan ve kimsenin umurunda olmayan bu antik kentte, gece kalırken birisi şikayet ederse tarihi eser kaçakçılığı yapmadığımızı ispat edene kadar göbeğimiz çatlar diye kalmak istemedik. Dalyan çayının bu tarafında olan kaya mezarlarını görmek istediğimiz için Dalyana da geçemedik..
En iyisi Sultaniye ye geri dönelim hem sabah bir daha havuza gireriz diye düşündük.
Oradaki küçük fırından harika bir de pide ziyafeti çektik kendimize, hem de gayet uygun bir fiyata. Sultaniye’de devremülk evler ve ayrıca pansiyonlar da var. Ayrıca bir kaç da karavan gördük hem de yabancı plakalı ama sahipleri Türk.
Kaplıca turizminin doğal ziyaretçileri olarak genelde yaşlı ve emekliler grubu burada. Bu nedenle herhalde fiyatlar gayet uygun. Havuza girmek için 4 tl ye bilet alıyorsunuz ve bütün gün kullanabiliyorsunuz. Devremilk ve pansiyonlarda kalanlardan onu da almıyorlar.
Yaşlı teyzelerden biri bize buranın çok hastalığa iyi geldiğini, tekerlekli sandalyeyle gelip yürüyerek gidenleri gördüklerini söylediler.
Benim belimin ağrısı da geçmişti ama masajdan mı, kaplıcadan mı, yoksa ikisinin birden üstüste denk gelmesinden mi bilinmez.
Ama bir gerçek var ki, duş almadan giyinmemek gerekiyormuş. Arabanın içi sayemde kükürt kokuyordu.
Artık koku için yapacak birşey olmayınca, arabamızı gölün kıyısına çekip rahat bir uyku uyuduk sessizlikte.
