Korku dolu bir macera
53. Gün
Akşam yediğimiz yemek gayet güzel olunca, sabah elimizi yüzümüzü yıkayıp soluğu gene aynı yerde aldık. Çorbamızı içtikten sonra güler yüzlü garsonumuzun tavsiye ettiği, buraya da adını veren Gilindre Mağarasını görmeye gittik.
Ama gene kapı duvar. Bu sefer fırtına nedeniyle elektrik kesilmiş, ne zaman geleceği de belli değilmiş. Üstelik biz görevliden önce gelince, mağaraya kadar onca merdiveni indik, çıktık o zaman öğrenebildik durumu. Bu mağarayı göremediğimize gerçekten üzüldük, çünkü özellikle su altında kalan kısımları küresel iklim değişikliğinden önce oluştuğu için, Akdeniz’de bulunan buzul çağına ilişkin verileri bünyesinde barındıran tek kayıt noktasıymış. Görünce bunları anlayacak bilgi ve birikime sahip olmasak da, buzul çağından beri değişmeden kalan bir mağaranın içinde olma fikri çok heyecan verici değil mi? Bu mağaranın bir diğer özelliği de antik çağda da biliniyor ve önündeki limana demirleyen gemiler tarafından tatlı su kaynağı olarak kullanılıyor olması. “Nereden belli?” derseniz, içerideki su kaynakları civarında o dönemlere ait seramik kap kalıntıları bulunmuş.
Ne kadar bekleyeceğimizi bilmediğimizden ve “belki de günlerce gelmez bu elektrik” diyen görevli nedeniyle başka zaman deyip ayrıldık oradan da.
Sonra da Taşucu’ndan Kıbrıs’a el sallayıp, arabamızla panoramik Taşucu gezisi yaptık. E bütün turların âdetidir bu panaromik geziler, bizim neyimiz eksik, değil mi ama?
Buraya kadar gelmişken Azize Thecla Kilise’sini görmeden gitmek olmazdı. Azize Thecla Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Konya’da ailesiyle yaşarken, oraya gelip Hıristiyanlığı anlatan Aziz Paulus’dan çok etkilenmiş. Ancak çok tanrılı dinlere inanan ailesi ve şehir halkı tarafından dışlanınca Konya’yı terk edip Aziz Paulos’la Yalvaç’da buluşmuş ve sonra da Silifke’de bu mağaraya gelerek inzivaya çekilmiş. Bu bölgede Hıristiyanlığın yayılmasına büyük katkıda bulunmuş. Gösterdiği mucizeler ve ziyaretine gelen hastaları iyileştirmesi nedeniyle şifacı olarak anılmaya başlamış. Söylentiye göre mağarayı basan haydutlar tarafından öldürülmek istenince, onların elinden kurtulup mağaranın derinliklerinde kaybolmuş, ama mucizeleri sona ermemiş. Mesela iktidara çıkışından kısa bir süre sonra tahtını kaybeden Zenon’a görünerek kısa bir süre sonra yeniden imparator olacağını müjdeler. Gerçekten de Zenon tekrar tahta geçince buraya gelerek mağaranın üzerine büyük bir kilise inşa ettirir. Zamanla halk burasını kutsal alan kabul eder ve Anadolu’nun en çok ziyaret edilen hac merkezi olur. Kutsal alan bölgede Müslümanlık hakim olunca zamanla önemini yitirmiş. Şu anda bölgede dört kilise, bir hamam, bir su sarnıcı ve su kemerlerine ait kalıntılar görülebiliyor.
Silifke’ye girerken müze binası karşıladı bizi. O kadar çok müze gezince artık beklentiler artmaya başlıyor sanırım. Burası görünüm ve sunum olarak ortalamanın da altında bir müze. Eserler özensizce yerleştirilmiş, açıklamalar yazıcı çıktılarıyla duvarlara asılmış, şu fotoğraftaki bölüm en düzenlisiydi belki de. Neyse biz de zaten fazla kalmadan çıktık. Dışarıda gene felaket bir yağmur başlamıştı.
Arabayla merkezde bir tur atıp, Reşadiye camisinde bir mola verdik. Oradan Alâaddin Camisine geçtik ama tadilat varmış kapalıydı. Yol üstünde bir esnaf lokantasına girip, içimiz ısınsın diye birer çorba içtik.
Bu yolculuğun rotası aşağı yukarı belli olduğunda benim en çok görmeyi istediğim üç yer vardı. Birincisi Çıralı Yanartaş, ikincisi Cennet Cehennem Mağaraları, üçüncü ise aslında daha önce gördüğüm Hatay Titus Tünelini tekrar görmekti. Bu üçünün içinde ise ilk sırada Cennet Cehennem Mağaraları vardı. O kadar istediğim ve dibine kadar geldiğimiz halde yanımdakilerin mızmızlanması nedeniyle daha önce iki kere göremeden geri dönmüştüm. İşte şimdi gene yanına kadar gelmiştik ama akşam olmak üzereydi, yarına kalsın dedim. Benim ne kadar çok merak ettiğimi ve gece uykumun kaçacağını bilen sevgili eşim şimdi gidelim, yetişemezsek veya bitiremezsek yarın bir daha gideriz dedi. Sevinçten havalara uçtum. Gerçekten kapanmadan önceki son ziyaretçilerdik. Bize “siz dolaşın biz gideceğiz, ama dikkatli olun kimse kalmayacak burada” dediler ve yolu gösterdiler.
Cennet Cehennem Mağaraları aslında yer altı derelerinin oluşturduğu büyük galerilerin çökmesi ile oluşmuş, birbirine 75 mt mesafede iki büyük obruk. Cennet mağarasının ağzı deniz seviyesinden 150 mt yükseklikte ancak en derin noktası buradan 135 mt aşağıda kalan bir çöküntü. En aşağıya kadar 452 basamaklı taş merdivenle iniliyor ve bu basamakların 300. sünün oldu bölgede bir kilise binası bulunuyor. Kitabesinden anlaşılan 5.yy da Meryem Anaya ithafen Aziz Pavlus tarafından yaptırıldığıymış. Bu noktadan sonra da gördüğüm en yüksek tavanlı ve geniş mağaranın girişi başlıyor.
Cennet mağarası her adımda başka bir güzelliğine hayran kalacağınız gerçekten de insanın içini ürperten bir oluşum. Öylesine bir çukurun içinde yetişen bitki çeşitliliğine, ağaçlara, ağaçların altındaki yemyeşil düzlüklere inanamayacaksınız. Unutmadan 452 basamak merdiven dedimse bunu normal merdiven gibi algılamayın sakın. Gelişigüzel yüksekliklerde taşların basamak olarak sıralanmasıyla oluşturulmuş bir merdiven bu. İnerken bile bazıları zorluyor insanı. Basamaklardan aşağı doğru indikçe ortam kararıyor, çünkü güneşin girmesi imkânsızlaşıyor. Bunu bitki çeşitlerinden ve yaprakların renklerinden de fark edebiliyorsunuz zaten. Kiliseden sonra ise dev bir mağaranın karanlığı sizi yutmaya hazır bekliyor. İçerideki basamaklar kaygan ve nemli, toprak kısımlar buzda yürüyormuş kadar kaygan. Çünkü devamlı bir nem ve damlayan sular var her yanda. Sonuçta kaç gündür yağmur yağıyor.
Mağaranın en son kısmı için mitolojik bir efsane var. Oraya gidince kayaların arkasına hapsedilmiş canavarın kükremeleri duyuluyormuş. Gerçekten de duyduk biz de. Ama bu tabi ki hala akmaya devam eden kayaların arkasındaki derenin sesi.

mağaranın içinden kilise
Alttaki mağaranın en dibine gitmek gerçekten çok zorlu bir yürüyüştü. Ama ben o sesi duymak istiyorum deyince Halûk benim hevesimi kırmadı ve gittik. Mağaranın tam ortasında bir tepe var, belki de çökme esnasında dökülen, tamamen kilimsi bir toprak yapısına sahip. Dönüş yolunda oradan gidelim dememe önce itiraz etse de gene ısrarlarıma dayanamayıp kabullendi Halûk. İşte kâbus böyle başladı. Kayarak ve zorlanarak en tepeye çıktık ama son adımı atarken Halûk kaydı ve aşağıya doğru gitmeye başladı, son anda elini tuttum ama bıraksam gidecek, bırakmasam o ağırlığı çekemiyorum. Ayaklar Tom ve Jerry gibi patinajda, uğraşıyoruz ama ilerleyemiyoruz.
O bırak beni diyor ben hayır diyorum. Sonunda başardık o toparlandı ve bana tutunarak geri çıktı ama benim için inanılmaz bir korkuydu. Çünkü birimize bir şey olsa ne haber verecek kimse var, ne telefon çekiyor, sabaha kadar burada baş başa beklememiz gerekecek, o da yarın birinin arabayı görüp tahmin edip aşağıya bakmasına bağlı. Ayrıca o merdivenlerden hangimiz olsak yukarı çıkartmaları da ayrı bir eziyet. Bu yoldan gidelim diye ısrar etmemin vicdan azabı da cabası. Halûk’un çektiğim kolu nasıl çıkmadı bilmiyorum, tabi benimki de. Uzun bir süre ağrıdı ikimizin kolları da.
Neyse kazasız atlattık olayı ama eziyet daha bitmemişti. Nice 600-700 basamaklar çıkmış biz, hiçbirinde böyle yorulmamıştık. Basamakların bazıları 50 cm geçiyor çünkü. Aşağıda oksijen de o kadar bol değil galiba. Korkunca bir de adrenalin tavan yaptı dakikalarca nefes almaya çalışarak öksürdüm ki daha önce hiç başıma gelmemişti. Su da almamışız yanımıza ki bir yudum içip kendime geleyim. Ben bir ara “git kurtar kendini ben çıkamayacağım sonra gelirim” bile dedim yani, o kadar umudu kesmiştim kendimden. Peki, pişman mıyım indiğime, en dibe kadar gittiğime? ASLA ! Bir daha iner miyim? Sanmıyorum ama dikkat ederseniz hayır da demiyorum 🙂

Cehennem Çukuru’nun kıyısında..
Çamura bulanmış, dilimiz dışarıda, yorgunluktan ölerek hava kararmak üzereyken vardık yukarıya. Arabamızın arkasındaki suyla temizlendik, su içtik, biraz kendimize geldik. Diğerine yarın bakarız desem de yarın istersen gene geliriz gel bakalım dedi kocam. Zaten çok yakınmış. Cehennem Mağarası da bir çöküntü obruğu. Ancak 50 mt çapında bir ağzı ve 128 metre dimdik bir derinliği var. Kenarından bakarken bile ayaklarınızın bağı çözülüyor. Bu nedenle Cehennem Çukuru da deniliyor. Kenarları içbükey olduğundan ancak dağcıların inebileceği bir yapıda. Tabi ki buranın da bir efsanesi var. Tanrı Zeus alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon’u yendikten sonra, bir süre burada tutmuş, sonra da sonsuza dek kalacağı Etna Yanardağı’nın altına hapsetmiş.
Mağaranın gerçekten de eski çağlarda suçluları cezalandırmak için kullanıldığı düşünülüyormuş.
Evet, gerçekleştirilmiş bir hayalin ve bunun için yaşanan korkunun sonuna geldik.
Bu kadar macera bizi çok acıktırdı ama bugünü güzel bir kebapla ödüllendirip, Kız kalesi sahilinde plajın dibinde, aracımızın arkası denize dönük şekilde park ettik ve sabah bizi bekleyen sürprizden habersiz uyuduk.
